Yusufların evi, eski zamanlardan kalma heybetli konakların arasında mahcup bir çocuk gibi dururdu. Etrafı cumbalı, panjurlu, kafes işlemeli pencereleriyle Osmanlı’dan kalma ahşap evlerle çevriliydi. Oymalı saçakların gölgelediği dar sokaklarda, onların evi diğerlerine göre daha alçak, tek katlı ve sade bir yuvaydı.
Aile birkaç yıl evvel köyden şehre göç etmişti. Yusuf’un babası bir mektebin kantinini işletiyordu. Annesi ise çalışkanlığıyla nam salmış, yoktan var etmeyi bilen cefakâr bir kadındı. İmkânları dar olsa da Yusuf’la kendinden dört yaş küçük kızı Dürdane’yi hiçbir vakit eksik bırakmazdı. Çocuklar her daim temiz, düzenli ve tertipliydi. Kadıncağızın ev işindeki hüneri de mahallede dillere destan olmuştu.
Yusuf, ilkokuldan sonra okuyamamıştı. Ne tembelliğinden ne de isteksizliğinden… Hayat bazen insanı kendi yoluna çağırırdı işte. O da bir kuyumcunun yanına çırak verilmişti. Çok geçmeden çarşının sevilen simalarından biri oluverdi. Başta ustası olmak üzere bütün esnaf Yusuf’u sever, onun eli iş tutsun diye dua ederdi. Çünkü çocukta gerçek bir sanatkâr sabrı vardı. İnce işçiliği kısa zamanda öğrenmiş, altına ve gümüşe adeta ruh vermeyi başarmıştı.
Yıllar su misali akıp geçti. Yusuf artık dürüstlüğüyle, temiz ahlakıyla ve işindeki inceliğiyle tanınan genç bir kalfa olmuştu. Kazancı da yerindeydi doğrusu.
Tam o günlerde mahallede bir hareket başladı. Dut, erik, armut ve nar ağaçlarıyla çevrili duvar diplerinde çiçekler açan bahçelerin arasındaki mavi çivit boyalı demir balkonlu evin sahipleri değişmişti.
Mahalleye yeni bir memur ailesi taşınmıştı.
Yusuf, kendi halinde yaşayan bir gençti. Evinden işine, işinden evine gider gelirdi. Akşamları eve döndüğünde elini yüzünü yıkar, pijamasını giyer ya pencere kenarında kitap okur ya da büyük bir özenle “Sahibinin Sesi” marka borulu gramofonunu kurardı. Plakları pek güzeldi. Eski taş plaklardan yükselen şarkılar bazen bütün sokağa yayılırdı.
Yine sıcak bir yaz günüydü…
Yusuf dut ağacının altındaki yerine kurulmuş, gramofondan dökülen nağmelerin içinde kaybolmuştu. Derken gözleri bir anda karşı balkona ilişti.
Ve Yusuf, Emel’i gördü.
İşte ne olduysa o anda oldu.
Bir insan, bir bakışla bu kadar değişebilir miydi? Yusuf sanki olduğu yere mıhlanmıştı. Emel’in yüzünde insanın içine işleyen başka türlü bir güzellik vardı. Buğdaya çalan esmer teni, incecik zarafeti, hilal gibi kıvrılan kaşları… Hele gözleri… İnsan baktıkça yeniden bakmak isterdi. Uzun kirpikleri öylesine düzgündü ki gören, sürme çekilmiş sanırdı.
Ama Emel’in asıl güzelliği yüzündeki ifadeydi. Sessiz, mahcup ve iç ısıtan bir hali vardı.
O sırada Emel de balkonlarından mahalleyi seyrederken gramofonun başındaki Yusuf’u fark etmişti. Onun da içinde küçük bir kıpırtı olmuştu belki ama Yusuf’un gönlü çoktan başka bir âleme geçmişti artık.
O günden sonra Yusuf değişmeye başladı.
Eskisi gibi neşeli değildi. Çarşıda dalıp gidiyor, geceleri sabahlara kadar düşünüyordu. Onu görenler, “Bu çocuk kara sevdaya tutulmuş,” demeden geçemiyordu. Hatta kimi zaman meyhane köşelerinde dertlenen adamlara benziyordu hali.
Bir süre sonra mahallede herkes işin farkına vardı. Aileler tanıştı. Yusuf ile Emel’in arasında sessiz sedasız bir yakınlık doğmuştu. Başlangıçta küçük bir gönül kıpırtısı gibi duran şey, zamanla büyümüş, derinleşmişti. Yusuf’un gönlü artık bütünüyle Emel’e aitti.
Yusuf’un ailesi de bu sevdayı görmüş, Emel’i Allah’ın emriyle istemeyi düşünmeye başlamıştı. Fakat yine de acele etmiyorlardı. Emel’in gönlünde gerçekten Yusuf var mıydı? Yoksa bütün bunlar gelip geçici bir heves miydi? İşte bunu anlamak istiyorlardı.
Çarşı esnafıysa Yusuf’taki değişime hâlâ akıl erdiremiyordu. Çünkü o eski şen kahkahalar gitmişti artık. Hatta denebilirdi ki, altına şekil veren o maharetli parmakların bile eski hüneri kalmamıştı.
Yusuf âşık olmuştu…
Onu içten içe kemiren, geceleri uykusuz bırakan şeyin adı buydu demek. Mahallede artık herkes bunu biliyordu. “Hadi hayırlısı…” deniliyordu yalnızca.
Bu kez Yusuf’un önünde gramofon yoktu. Elinde bir kitap vardı ama gözleri sayfalarda gezmiyordu bile. Bakışları karşı evin balkonundaydı. Emellerin balkon kapısı yarı aralıktı. İncecik tül perdeler, akşamüstü esen rüzgârla hafif hafif dalgalanıyordu.
Ve Emel göründüğü anda Yusuf’un içindeki o büyük sevda yine dile geliyordu. O günlerde dilinden hiç düşürmediği şarkıyı usulca mırıldanıyordu.
“Seni sevda çiçeğim tâc-ı serim…
Bilemezsin ne kadar çok severim…
Bunu her gün sorar, tazelerim…
Söyle, kalbinde var mı yerim?..”
İşte “Seni Sevda Çiçeğim” adlı o unutulmaz hicaz şarkının hikâyesi de böyle doğuyordu…