Şedaraban Saz Semaisi

Tanburi Cemil Bey (1873–1916) Bu eser sözsüz (saz eseri) olmasına rağmen, TSM tarihinde belki de en çok hikâye anlatan parçalardan biridir.

Tanburi Cemil Bey, dönemin en büyük virtüözlerinden biridir ama özel hayatı son derece fırtınalıdır. Evlilikleri mutsuzdur, hayatı boyunca maddi sıkıntılar çeker ve içe dönük, melankolik bir ruh hâli vardır.

Anlatılanlara göre Şedaraban Saz Semaisi, üstadın; evliliğinde yaşadığı derin yalnızlığı, toplum içinde alkışlanırken iç dünyasında yaşadığı çöküşü, söylenemeyen bir acıyı kelimesiz ama çok açık bir dille anlattığı eseridir.

Dinleyenler, özellikle, 3. hane ve teslim kısmında bir insanın iç çekişini duyduklarını söylerler. Taş plak kayıtlarında bu duygu daha da çıplaktır. Çünkü tek seferlik, filtresiz, neredeyse nefesle birlikte kaydedilmiştir.

Taş plağın soğuk, tek yüzlü sessizliğinde dönen bir iğne… O iğne yalnızca sesi değil, bir insanın iç dünyasını da kaydeder. İşte Şedaraban Saz Semaisi böyle bir kayıt gibidir. Sözsüzdür; ama belki de bu yüzden, kelimelerle anlatılamayacak kadar doludur.

Osmanlı’nın son döneminde yaşamış büyük bir müzisyen yüzyılın müzik dâhisi kabul edilen Tanburi Cemil Bey, virtüözlüğüyle hayranlık uyandıran, tekniğiyle çağının çok ötesinde olan bu adam, sahnede alkışlanan bir sanatçıdan çok, hayatın içinde kırılmış bir ruhtur. Onu tanıyanlar, konuşkan değil, içine kapanık, zaman zaman huysuz ama derin bir yalnızlık taşıyan biri olarak anlatırlar.

Cemil Bey’in hayatı müzikle çevrili olsa da huzurdan uzaktır. Evlilikleri mutsuzdur, geçim sıkıntısı hiç peşini bırakmaz. Çaldığı meclislerde hayranlıkla dinlenirken, iç dünyasında ağır bir yorgunluk birikir. İşte Şedaraban Saz Semaisi, tam da bu birikimin sesidir. Ne bir eğlence için, ne de bir gösteri amacıyla yazılmış gibidir. Daha çok, söylenememiş cümlelerin tanburdan dökülmüş hâlidir.

Eseri dinlerken ilk dikkat çeken şey, makamın ağırbaşlı ama derin hüzünlü karakteridir. Şedaraban, ne tamamen karanlıktır ne de aydınlık. Arada kalmışlık hissi taşır. Tıpkı bestecisinin hayatı gibi. İlk hanelerde duyulan ölçülü akış, sanki “her şey yolundaymış” gibi bir izlenim verir. Fakat dikkatle dinleyen biri, bu düzenin altında bir huzursuzluk sezebilir.

Üçüncü haneye gelindiğinde müzik değişir. Ezgi daha içli, daha çekingen bir hâl alır. Burada Cemil Bey’in yalnızlığı belirginleşir. Sanki kalabalık bir odada, kimseye fark ettirmeden iç çeken bir adam vardır. Kimseye derdini anlatmaz. Çünkü anlatmanın bir şeyi değiştirmeyeceğini bilir. Tanburun telleri, insan sesine yaklaşır. Neredeyse konuşacak gibidir ama susar.

Teslim bölümünde ise tuhaf bir kabulleniş vardır. Ne büyük bir isyan, ne de açık bir ağıt… Daha çok, “olan oldu” der gibi bir sakinlik hissedilir. Bu, umudun değil de yorgunluğun sesidir. Dinleyen, bu noktada bir acının bağırarak değil, sessizce taşındığını fark eder.

Taş plak kayıtlarının sertliği bu duyguyu daha da güçlendirir. Kayıt sırasında tekrar şansı yoktur. Ne hissediliyorsa, o an iğneye kazınır. Bu yüzden Şedaraban Saz Semaisi, sadece bestelenmiş bir eser olarak görmek eksikliktir. Bu eser, yaşanmış bir anın sesidir. Cemil Bey’in nefesi, parmaklarının titremesi, belki de içinden geçen ama hiç söylenmemiş bir cümle, hepsi aynı anda duyulur.

Ben bu eseri dinlerken şunu hissederim.

Bazı hikâyeler kelime istemez. Hatta kelimeler onları eksiltir. Şedaraban Saz Semaisi, tam da bu yüzden hâlâ yaşar. Çünkü bir insanın hayatında birikenleri, hiçbir şey eklemeden, hiçbir şey açıklamadan anlatır.

Ve dinleyen, kendi yalnızlığını da o sessizlikte bulur.

Sevgiyle kalın