Klasik Olan Hangisi Elit Olan Kim?

Yıllardır Türk Sanat Müziği korolarının içinde, sahnede ve kuliste olan biri olarak zihnimi kurcalayan bir soruyu artık görmezden gelemiyorum. Neden Batı müziği konserlerine giden dinleyici “elit”, Türk Sanat Müziği konserlerine giden dinleyici ise çoğu zaman “gündelik” kabul ediliyor?

Bir senfoni konserine gittiğinizde manzara neredeyse hiç değişmez. Özenle seçilmiş kıyafetler, sessiz bir bekleyiş, sahneye çıkan müzisyene ve esere duyulan yüksek bir dikkat…

Alkışın yeri, zamanı, hatta süresi bile yazısız kurallara bağlıdır. Dinleyici, müziğin karşısında adeta hizaya girer.

Aynı özeni, aynı dikkati Türk Sanat Müziği konserlerinde görmek ise ne yazık ki her zaman mümkün olmuyor. Günlük kıyafetlerle salona giren, eser devam ederken konuşan, telefonuyla ilgilenen ya da müziği bir “arka plan sesi” gibi algılayan bir dinleyici profiliyle sıkça karşılaşıyoruz. Bu durum ister istemez şu soruyu doğuruyor;
Sorun Türk Sanat Müziği’nin kendisinde mi, yoksa ona bakışımızda mı?

Batı müziğinin Mozart’ı, Bach’ı, Vivaldi’si varsa; bu toprakların da Dede Efendi’si, Hacı Arif Bey’i, Zekâi Dede’si vardır. Üstelik bu isimler yalnızca besteci değil, aynı zamanda bir medeniyetin estetik hafızasıdır. Makam bilgisi, usûl disiplini, söz ve müzik ilişkisi açısından bakıldığında Türk Sanat Müziği son derece sofistike, entelektüel ve derin bir yapıya sahiptir. Buna rağmen neden “daha az ciddi” algılanır?

Bu farkın temelinde müzikal değerlerden çok kültürel algı yatıyor. Batı müziği, bizde uzun yıllar boyunca modernleşmenin, statünün ve seçkinliğin bir sembolü olarak sunuldu. Konservatuvarlardan salon mimarisine, eğitim dilinden tanıtım biçimine kadar her şey bu algıyı besledi. Türk Sanat Müziği ise “zaten bizim”, “zaten bilinen”, hatta kimi zaman “meze müziği” gibi ele alındı. Aşinalık, saygıyı değil, çoğu zaman rehaveti getirdi.

Bir diğer mesele de şudur.

Dinleyiciye nasıl davranırsanız, dinleyici de müziğe öyle davranır. Türk Sanat Müziği konserleri bazen yeterince ciddiyetle sunulmadığında, dinleyicinin de ciddiyet beklemesi zorlaşıyor. Oysa bu müzik, susarak dinlenmeyi, düşünerek hissetmeyi, dikkatle takip etmeyi hak ediyor.

Belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir.
Türk Sanat Müziği’ni halkın içinde tutmak mı istiyoruz, yoksa onu hak ettiği kültürel saygınlığa mı kavuşturmak?
Bu iki hedef birbiriyle çelişmek zorunda değil. Ama bunun için hem icracıların hem dinleyicilerin, hatta kurumların, bu müziğe bakışını yeniden gözden geçirmesi gerekiyor.

Çünkü mesele hangi müziğin “elit” olduğu değildir. Hangi müziğe ne kadar saygı gösterdiğimizdir.

Batı müziği konserlerinde yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir disiplin vardır. Eser icrası sırasında alkışlanmaz, ritim tutulmaz, müziğe bedenle eşlik edilmez. Dinleyici, eserin bütünlüğünü bozmamayı bilir. Alkış, ancak eser tamamen bittiğinde ve doğru yerde yapılır. Bu bir “soğukluk” değil, aksine esere ve icracıya duyulan saygının ifadesidir.

Aynı hassasiyeti Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği konserlerinde görmekte zorlanıyoruz. Eser henüz bitmeden gelen alkışlar, tempolu el çırpmalar, hatta zaman zaman eşlik etmeye çalışan bir dinleyici profili…

Oysa bu müziklerin de kendine özgü bir icra disiplini, usulü ve derinliği vardır. Bir ağır semai ya da uzun hava, dikkatle ve bölünmeden dinlenmeyi hak eder. Dinleyici, müziği yöneten değil, ona tanıklık eden konumda olmalıdır.

Bu noktada aklıma İdil Biret’in yıllar önce söylediği o çarpıcı cümle geliyor.
“Piyanisti ben yetiştiririm; siz konser dinleyicisi yetiştirebiliyor musunuz?”
Aslında mesele tam da budur. Sorun yalnızca icracıda değil dostlar, dinleyicide de değil bence.

Sorun, müzik kültürünün bütünlüklü bir şekilde aktarılmamasındadır. Batı müziği geleneği, dinleyiciyi de eğitir. Ne zaman susulacağını ne zaman alkışlanacağını, nasıl dinleneceğini öğretir. Bizde ise dinleyici çoğu zaman bu rehberlikten yoksun bırakılır.

Ancak burada çok önemli bir parantez açmak gerekir. İğneyi biraz da kendimize batıralım. Kızmak küsmek yok.

Bakın, sahnedeki disiplin, salondaki disiplini doğurur.
Batı müziği konserlerinde icra eden sanatçılara baktığınızda, kıyafetinden duruşuna, kişisel bakımından sahneye çıkış biçimine kadar ciddi bir özen görürsünüz. Bu özen bir lüks değil, sanatına ve seyirciye duyulan saygının parçasıdır. Sanatçı, sahneye yalnızca müziğiyle değil, temsil ettiği kültürle çıkar.

Ne yazık ki TSM ve THM korolarında zaman zaman bunun tam tersi bir tabloyla karşılaşıyoruz. Günlük kıyafetle sahneye çıkan, saç sakal özensiz, sahne ciddiyetinden uzak saz sanatçıları görüyoruz. Bu durum sadece estetik bir mesele olarak algılanmamalıdır. Doğrudan sanatın itibarını etkileyen bir sorundur.

Burada açıkça söylemek gerekir:
Siz “çalgıcı” değilsiniz, siz ‘’saz’’ sanatçısısınız.
Sahnedeki varlığınız, sadece doğru notayı basmakla sınırlı değildir. Duruşunuz, görünümünüz, disiplininiz; hepsi icra ettiğiniz müziğin değerini temsil eder. Nasıl ki bir senfoni orkestrasında sahneye özensiz çıkılamazsa, Türk müziği sahnesi de “nasıl olsa bizim” rahatlığıyla küçümsenemez.

Belki de bu yüzden dinleyici de rahat davranıyor. Çünkü karşısında kendisinden bir adım önde duran, “burada özel bir şey oluyor” hissini veren bir sahne görmüyor. Oysa sahne ciddiyeti, dinleyiciyi kendiliğinden hizaya sokar. Saygı talep edilmez kazanılır.

Sonuç olarak mesele, Batı müziği mi daha elit, Türk müziği mi daha halk işi sorusu değildir.
Mesele, hangi müziğe nasıl davrandığımızdır.
Biz kendi müziğimizi ne kadar ciddiye alırsak, dinleyici de o kadar ciddiye alacaktır. Çünkü Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği, hafifletilecek bir müzik olarak düşünülemez. Ağırlığı olan ve bu ağırlığı hak eden bir müziktir.

Burada sık yapılan bir yanlışın da altını da çizmek istiyorum.
Konserler seyirci için yapılmaz. Konserler sanat için yapılır.
Bu cümle ilk bakışta kibirli ya da dışlayıcı gibi algılanabilir. Oysa tam tersine, sanatın özünü koruyan en samimi yaklaşımdır. Sanat, alkışın şiddetine, salonun doluluğuna ya da anlık beğeniye göre şekil almaz. Aksi hâlde ortaya çıkan şey sanat değil, gösteridir.

Asıl mesele şu dostlar.
Yüksek değerde üretilmiş sanat, halktan uzak olmak zorunda değildir. Tam tersine, yüksek sanatın görevi; kendini basitleştirmek değil, halkı yükseltmektir. Sanatçı, seviyesini düşürerek anlaşılır olmaz. Disiplinini, derinliğini ve estetik tutarlılığını koruyarak dinleyiciyi yukarı çeker. Batı müziği geleneği bunu başarmıştır. Herkes bunu çok iyi biliyor. Mozart’ı hafifleterek değil, dinleyiciyi eğiterek anlaşılır kılmıştır.

Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği de aynı güce sahiptir. Makamıyla, usulüyle, söz derinliğiyle bu toprakların en rafine sanat formlarındandır. Yapılması gereken, bu müziği “kolay tüketilir” hâle sokmamaktır. Doğru sunmak, doğru icra etmek ve doğru dinlemeyi öğretmektir. Ancak o zaman hem sanatın onuru korunur hem de halk, bu müziğin gerçek değerine ulaşabilir.

Bütün bu tartışmaların ötesinde, artık şu gerçeği yüksek sesle ve gururla ifade etmek istiyorum.
Türk Musikisi, yapı ve teknik anlamda dünyanın en iyi dizayn edilmiş müziklerinden biridir. Bu iddia romantik bir milliyetçilikten ifadesinin olmaktan ziyade; makam sistemi, usûl anlayışı, geçki zenginliği ve ses, söz ilişkisi bakımından yapılan ciddi bir değerlendirmeden doğar. Yüzyıllar boyunca teorisiyle ve pratiğiyle olgunlaşmış, matematikle estetiği aynı potada eritebilmiş nadir müzik sistemlerinden biridir.

Türk Musikisi, yalnızca kulağa hitap eden bir sanat olmamıştır. Zihni terbiye eden, duyguyu disipline eden bir yapıya sahiptir. Makamlar birer “ezgi kalıbı” değil, başlı başına birer karakter, birer ruh hâlidir. Her makamın seyri, inişi–çıkışı, durak ve güçlü ilişkileri; rastgele olamaz, bu yüksek bir estetik aklın ürünüdür. Bu yönüyle Türk Musikisi, dinleyenden de icracıdan da dikkat, sabır ve bilinç talep eder.

Usûl anlayışı ise başlı başına bir medeniyet göstergesidir. Basit bir ritmik eşlik diye düşünülmemelidir. Zamanın ölçülmesi, nefesin düzenlenmesi, müziğin mimarisinin kurulmasıdır. Batı müziğinde form neyse, Türk Musikisi ’nde usûl odur. Büyük usuller, bu müziğin neden ayakta dinlenmesi gerektiğini, neden hafife alınamayacağını zaten başlı başına anlatır.

Bir de söz meselesi vardır. Türk Musikisi ‘nde güfte, müziğin arkasından sürüklenen bir unsur olamaz. Müzikle eşit, hatta çoğu zaman öncü bir değerdir. Şiirle musikinin bu kadar iç içe geçtiği başka bir gelenek bulmak zordur. Bir bestekâr, yalnızca nota yazmaz. Kelimenin ruhunu, hecenin ağırlığını, anlamın inceliğini sesle yoğurur. Bu, yüksek bir kültürün işaretidir.

Dolayısıyla Türk Musikisinin savunulmaya ihtiyacı yoktur. Doğru temsil edilme ihtiyacı vardır. Sahnesiyle, icracısıyla, dinleyicisiyle ciddiyetle ele alındığında; bu müziğin zaten kendiliğinden saygı uyandıracağı açıktır. Çünkü bu müzik, basitliği asla kabul etmez. Bu müzik rafine olanın, derin olanın, incelmiş olanın müziğidir.

Ve belki de bütün bu söylenenleri en yalın, en güçlü biçimde ifade eden cümle şudur.

“Hayatta musiki lazım değildir. Çünkü hayat musikidir.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk