Gürültünün Çağında Ayakta Kalmak

Bu yazı, son günlerde yapılan herhangi bir yorumun, bir tartışmanın ya da bana yöneltilmiş eleştirilerin sonucu olarak kaleme alınmadı. O yüzden kimsenin bu satırları üzerine alıp “demek ki doğru söylüyormuşuz” havasıyla yeni yorumlar üretmesine de gerek yok. Mesele kişiler değil; bir dil, bir alışkanlık ve giderek normalleşen bir üslupsuzluk hâli.

Sosyal medya, insanın içini dışına çıkaran bir alan oldu. Ama bu, her zaman cesaretle söylenmiş doğruların alanı değil. Daha çok, normal hayatta kurulmayacak cümlelerin, gündelik ilişkilerde yeri olmayan sertliklerin kolayca üretildiği bir ortam.

Burada mesele “yüz yüze söylemeye cesaret edememek” değil; korku hiç değil. Asıl mesele şu: Normal hayatta, duygusal olarak böyle konuşulmaz. Çünkü insan karşısındaki insanı görür. Ses tonunu, mimikleri, anlık kırılmaları fark eder. Bu farkındalık da sözü tartar, dili yumuşatır, insanı düşünmeye zorlar.

Sosyal medya ise çoğu zaman tersini yapıyor. İnce düşünme ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Karşıdakini bir insandan çok bir ekrana, bir başlığa, bir cümleye indiriyor. Üslup kolayca sertleşiyor, dil kabalaşıyor. Bazen bir “yorum” tuşu, bir insanın zihninde normalde açılmayacak bir kapıyı açıyor: Kıyasın ürettiği öfkeyi, yorgunluğu, hayal kırıklığını, hatta birikmiş hıncı.

Sonra ne oluyor? Linç dediğimiz şey doğuyor.

Bir cümle yetiyor. Bazen bir kelime. Kalabalık hızla toplanıyor. Kimse bireysel sorumluluk hissetmiyor; herkes “parça” oluyor. Oysa bu hâl, sadece hedef alınanı yormuyor; en çok da bu dili üretene zarar veriyor.

Çünkü linç geçici bir rahatlama sağlar ama kalıcı bir iz bırakır. Kalpte. Zihinde. İnsanın kendi dünyasında. “Kalp kararması” diye bir şey var. Sürekli yargılayan, sürekli sertleşen, sürekli öfkeyle konuşan insan; fark etmeden kendine uzun vadeli bir hasar bırakıyor. Bir süre sonra nezaket zayıflık, ölçü “susmak”, düşünmek “kaybetmek” gibi gelmeye başlıyor. Bu da insanı içeriden tüketiyor.

Linç edilen açısından ise süreç farklı işler. İlk anda etkiler; incitir, yorar. Bu insani. Ama sonra bir şey olur: Gürültünün gerçek bir karşılığı olmadığını görmek. Etkisizliği fark etmek. Birkaç yorumun, birkaç etiketin hayatın tamamı olmadığını bilmek… Ve yoluna devam etmek.

Çünkü kimse pireler yüzünden yorganı yakmamalı.

Ne düşünmekten, ne üretmekten, ne de yürümekten vazgeçmeli. Birkaç ses yükseldi diye doğru bildiğinden geriye çekilmemeli. İyi niyetle kurulan bir cümle, kötücül bir kalabalık tarafından çarpıtılabilir; bu ihtimal, iyiliği terk etme gerekçesi olamaz.

Bağıranlar bir süre rahatlar. Yürüyenler ise uzun vadede varır. Bugün gürültü çıkaranların çoğu yarın başka bir gürültüye gider. Ama yoluna devam edenler, sonunda bir şeyi değiştirir: Önce kendini, sonra çevresini.

Bu yazı bir sitem , bir uyarı , bir suçlama değil. Bir hatırlatma.

İnsan insana konuşur.