Gülün Hayaleti

“Acı çekmekten korkmuşlardı. Yaralarını paçavralarla sarmaya çalışmışlardı. Oysa yaraya sarılmak gerekiyordu. Yaradan korkmamak gerekiyordu. Yaranın kapanmasına izin vermemek gerekiyordu. Onlar yaradan kaçmışlardı. Hayaletlere sığınmışlardı. Gülün hayaleti olmuşlardı.” (s.125)

Dile kolay.

Bir zamanlar yurdu sosyal bulutlar sarmışken, esen fırtınanın gencecik dalları kırdığı, yuvaları dağıttığı, çocukların, kadınların, erkeklerin işkence tezgâhlarında onurlarının ayaklar altına alındığı, otomatiğe bağlanmış askeri mahkemelerin kararlarıyla gencecik insanların darağaçlarında sallandırıldığı günlerin, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 35 yıl geçti.

Bu kadar yıl geçmesine rağmen, 12 Eylül öncesiyle, 12 Eylül’le ve sonrasında yaşananlarla toplum da, toplumsal muhalif dinamikler de yeterince yüzleşemedi. İçine düşülen 12 Eylül mağdurları psikolojisi, nerelerde yanlış ya da hata yapıldığı konularında bir özeleştiri yapılmasına yıllarca engel oldu.

Ne yazık ki, yapılan çalışmalar o dönem temsil edilen siyasi görüşlerin mağduriyetiyle sınırlı kaldı. İşkencenin sadece kendilerine ve kendi gibi düşünenlere uygulandığına inanmak daha kolay geldi. Hiç birisi, siyasi fikrinden ötürü işkenceye alındığı sorgu odalarının yanındaki odada karşıt görüşlü birilerinin de işkenceye alındığını fark edemedi. İdamlıklar yayınlanırken, kendilerinden olmayanların adlarını anmamak tercih edildi. Onlar sadece sayılardan ibaretti. Amacı ne olursa olsun işkencenin bir insanlık suçu olduğu evrensel gerçeğiyle, hiç kimse yüzleşemedi.

Yüzleşme yok dedik ya, en önemlisi de 12 Eylül öncesi yeterince sorgulanamadı. Provokasyon, savunma, şiddet, adı ne olursa olsun 5 binin üzerinde insanın ölümüne neden olan olaylardaki kişilere ya da gruplara düşen pay hiç irdelenmedi. Mağduriyet psikolojisinin kabukları arasına çekilince, nerede hata yapıldığı konusunda özeleştiri yapılamadı. Bir tarafın başına gelen ve öyküleştirilen olayların diğerlerinin de başına geldiği anlaşılamadı.

Oysa hangi siyasi grupta yer alınırsa alınsın şiddet sarmalındaki roller sorgulanmalıydı. ‘Ama’lara sığınmadan özeleştiriye girilseydi bu yüzleşme gerçekleşirdi.

***

Ayşegül Devecioğlu’nun, içinde her polisiye kitapta olduğu gibi, kitabı ayakta tutan heyecan, merak, gerilim, gizem, ritim gibi polisiye öğeleri barındıran, yanı sıra siyasi bir arka plana sahip, sadece polisiye meraklılarını değil, roman özellikleriyle iyi edebiyat okurlarını da hedefe alan “Gülün Hayaleti” adlı kitabı var.

Bir devam romanı olmasa da yazarın bir önceki kitabın kişilerine ve gerçekçi bir arka plana sahip roman, 70’lerden günümüze aydın düşünenlerin karşı karşıya kaldıkları baskı ve zulmü de gözler önüne seriyor. O dönemde maruz kalınanların sadece o kişiyi değil bir aileyi, sonraki kuşakları ruhsal olarak nasıl sarstığını da fark ettiriyor.

Romanda benzer üç cinayet var. Eski bir işkenceci polis, çete ilişkileriyle ilgili başına bela olabilecek bir dosya için aranıyor ve çağrıldığı yerde adli tıp uzmanı bir doktor tarafından kendi silahıyla başından vurularak öldürülüyor. Adli tıp uzmanı olan katilin mesleki birikimiyle kurguladığı şekilde, maktulün elinde bulunan maddeden hareketle intihar olduğu düşünülüyor.

Bir süre sonra aynı yolun yolculuğunu yapmış bir başka işkenceci eski polis de, aynı yöntemle öldürülüyor.

Üçüncü cinayet için yola çıkan katil doktor, bayan kahramanımız tarafından yolundan çevriliyor. Katil, cinayetlerini ağlayarak itiraf ediyor. Daha sonra üçüncü işkenceci de öldürülüyor.

Burada, kahramanımızın üçüncü işkencecinin ölümüne engel olması bir bağışlanma olarak değil, kendi değerlerini koruma, erdemlerini yitirmeme, insanlığından vazgeçmeme olarak ele alınıyor.

***

Romanın satır aralarında işlenen, hukuksuzluktan zorbalığa, kentsel dönüşümden kent yağmalanmasına, yolsuzluktan yargıdaki çürümeye, emniyete çöreklenmiş çetelerden kaçakçılığa uzanan toplumsal ve siyasal eleştiriler, kitabı diğer polisiyelerden farklı kılıyor. Üstüne günümüzün bilindik cemaat-mafya destekli suçlarına da giriş yapılıyor.

Okurken, dikkatli okura inandırıcı gelmeyen, doğal kabul edilemeyecek bazı kurgu hataları da hoş görülebiliyor. Bayan katilin oldukça endamlı bir polis eskisini elinden silahını alarak öldürebilmesi, bilgisayar parolasının akıl yürütülerek tek seferde bulunması, gençlerin yaşlılara karşı kullandığı nefret dili çok da gerçekçi gelmiyor. Kurgudaki inandırıcılık azalınca, polisiyelerin olmazsa olmazı gerilim de azalıyor.

Roman, aşırı detaylı bir kurgu yerine daha düz bir olay zinciriyle daha okunur hale gelmiş. Acıma duygusunu kışkırtırcasına göze sokulan bir işkence sahnesi, bir dehşet anı yok.

12 Eylül’ün ardından, gözaltında gördüğü işkencede hayatını kaybeden bir devrimci militanın eşi olan yazarımızın yaşamı, kalemine eklediği aynayla, olan haliyle yansıtması, romanın bütününe yayılan ince mizahi dili, koşuşturmadan ve aşktan vazgeçmeyen yaklaşımı hoşa gidiyor. Bu arada kadın karakterlerin öne çıkarılması da dikkatlerden kaçmıyor.

Uzun sözün kısası hem edebiyat hem polisiye seviyorsanız, bu romanı sakın kaçırmayın.

***

“Hükümet ayakta kalmak için sırtını birilerine dayayacaktı elbet. Boşluğu tarikatlar ve cemaatler doldurdu diyeceğim ama dolduramadı. Burada mafya devreye girdi. Giriş o giriş, artık devletin kimi noktalarını ele geçirmiş durumda ve siyaset sahnesinde de aktif. Şimdi bunun emniyet teşkilatına nasıl yansıdığını çıkarsamak zor değil. Aslında işin en korkunç tarafı her şeyin göz önünde olması.” (s.171)