“Bunu asla unutmayacağız!” diye başlayan cümleler kurarız.
Sonra bir bakmışız, üç gün geçmiş, gündem değişmiş, biz de unutmuşuz. Hatta bazen “Ne olmuştu ya?” diye birbirimize sorar hale gelmişiz.
Acaba gerçekten B12 vitamini eksikliği mi yaşıyoruz? Bir doktor çıkıp “Toplumsal unutkanlık sendromu” diye yeni bir hastalık tanımlasa kimse şaşırmaz.
Reçete basit.
Sabah akşam biraz tarih, öğlen bir doz vicdan, akşam da bir bardak hatırlama şurubu. (Ama lütfen tok karnına)
Ama işin şakası bir yana, mesele sadece unutmak mı? Yoksa işimize geldiğinde mi unutuyoruz? Çünkü bazı şeyleri nedense hiç unutmuyoruz. Mesela yıllar önce kapımızın önüne yanlış park eden komşuyu, çocuklukta alınmayan oyuncağı, ya da ilkokuldaki haksızlığı…
Onlar hafızada çivi gibi duruyor.
Ama konu biraz daha büyük olunca, biraz daha “biz” olunca, hafıza birden uçuşa geçiyor.
“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” demiştir Atatürk.
Çok doğru.
Ama bir şartla! Tanımak yetmez, hatırlamak da gerekir.
Bir de bizde ise şöyle bir durum var. Tanıyoruz, etkileniyoruz, hatta gururlanıyoruz… Sonra bir güzel unutuyoruz.
Şimdi soruyorum. Bu topraklar için can vermiş dedelerimizi ne kadar hatırlıyoruz? Çanakkale’yi sadece bir tarih sorusu olarak mı biliyoruz, yoksa gerçekten hissediyor muyuz? Yoksa yılda bir gün “Çanakkale geçilmez” deyip, ertesi gün yine aynı unutkanlığa mı dönüyoruz? Öyle değil mi ama?
Daha komiği, bazen unutmakla kalmıyoruz, unuttuğumuzu da unutuyoruz.
“Biz böyle değildik” diyoruz ama nasıl olduğumuzu da tam hatırlamıyoruz. Hafıza var, ama biraz seçmeli çalışıyor.
Adeta elektronik playlist gibi. Bazı şarkılar sürekli çalıyor, bazıları ise hiç açılmıyor.
Bir de şu var. Acaba gerçekten Türk olduğumuzu unutturmaya çalışanlar mı var, yoksa biz mi bu işi gönüllü olarak üstlenmişiz? Çünkü dışarıdan bir çaba varsa bile, içeriden destek olmadan pek başarılı olması zor. Biz bazen öyle bir unutuyoruz ki, kimsenin ekstra çaba harcamasına gerek kalmıyor.
Şimdi bir düşünelim. Bundan çeyrek asır önce ülkemiz nasıldı? İnsanlar neye değer verirdi, neyi tartışırdı, neye kızar, neye sevinirdi? Peki, şimdi ne oldu? Değişim kaçınılmaz, evet. Ama her değişim ilerleme midir, yoksa bazı şeyleri geride bırakırken aslında kendimizi mi kaybediyoruz?
Ve asıl soru. Bundan çeyrek asır sonra ne olacak?
Hafızamız tamamen “bulut sistemine” mi geçecek, yoksa tamamen silinmiş mi olacak?
Belki de çözüm çok karmaşık değil. Belki sadece biraz daha durup düşünmemiz gerekiyor. Bir olay olduğunda hemen tepki vermek yerine, onu gerçekten anlamak… Bir değeri sadece sözle değil, davranışla da yaşatmak.
Ve en önemlisi, hatırlamayı bir refleks haline getirmek.
Çünkü hafıza sadece geçmişi saklamak için değil, geleceği inşa etmek içindir. Unutan toplumlar aynı hataları tekrar eder derler. Biz ise bazen aynı hatayı tekrar etmekle kalmıyor, “Bu hatayı daha önce yapmış mıydık?” diye de soruyoruz.
Komik mi? Biraz. Ama aynı zamanda düşündürücü.
Belki de artık Gayri Safi Milli Hâsıla kadar Gayri Safi Milli Hafızayı da konuşmanın zamanı gelmiştir.