Eskişehir’e Belediye Konservatuvarı Yakışır!

Eskişehir bir kültür kenti. Bunu dayanaksız bir iddia olarak söylemiyorum. Bunu gündelik hayatın içinde gururla yaşadığımız bir gerçek olarak ifade etmek istiyorum. Tiyatrosu izlenen, festivali beklenen, konseri konuşulan bir şehir burası. Üstelik sadece kendi içinde değil ülke genelinde de dikkatle takip edilen, örnek gösterilen bir kültür kenti Eskişehir…

İşte tam da bu esnada benim aklıma takılan bir soru var.
Senfoni Orkestrası olan ve sanatla anılan bir şehirde neden hâlâ bir Belediye Konservatuvarı yok?

Bu, küçük bir eksiklik değil. Kültür iddiası olan bir şehir için hissedilir bir boşluk.

Bakın, mesele birkaç kurs açmak değil.
“Bağlama kursu, ut kursu açtık, koro kurduk, korist yetiştirdik” noktası çoktan geçildi.
Bunlar elbette kıymetli ama artık yetmiyor bana göre.

Artık konuşmamız gereken şey Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği alanlarında akademik altyapısı olan, nota yazan, arşiv tutan, repertuvarı koruyan, sahne disiplini olan icracılar yetiştiren, belediyeye bağlı ciddi ve kalıcı bir konservatuvar yapısıdır.

Çünkü bir Belediye Konservatuvarı yalnızca müzik öğreten bir kurum değildir.
Bir şehrin kültür üretim merkezidir.

Böyle bir yapı Eskişehir’e ne kazandırır diye sorduğumuzda, cevap sadece “konser” olmaz.
Öncelikle kültürel süreklilik kazandırır. Bugün yapılan işlerin yarın da aynı nitelikte devam etmesini sağlar. Ama işin bir de çok somut bir tarafı var. Akademik altyapısı olan bir konservatuvar, eğitmeninden icracısına, koro şefinden aranjörüne, nota yazanından sahne emekçisine kadar pek çok insan için nitelikli bir çalışma alanı demektir. Yani bu kurum sadece bir sanat yuvası değil, aynı zamanda ekmek kapısıdır. Genç müzisyenler için başka şehirlere gitme mecburiyetini azaltır. Eskişehir’de üretmenin, Eskişehir’de kalabilmenin yolunu açar.
Özel ders veren, atölye açan, proje üreten müzisyenlerin akademik bir merkezle beslenmesini sağlar.

Üstelik şehir dışına da örnek olur. Nasıl ki Eskişehir bugün birçok belediye için
kültür politikalarında referans gösteriliyorsa, bir Belediye Konservatuvarı ile bu kez
yerel yönetim–sanat iş birliği konusunda da öncü bir model sunar.

Burada küçük bir parantez açmak şart (küçük ama önemli)
Liyakat!

Kulağa belki soğuk geliyor ama sanatta başka bir yol yok. Bu işin başına “eş-dost, aman kimse kırılmasın” refleksiyle değil bu alanlara ömrünü vermiş, akademik birikimi olan, ürettiğiyle karşılık bulmuş isimler gelmeli.

Örneğin Turhan Taşan, Ümit Tokcan, Hüseyin İpek, Tahir Aydoğdu, İnci Yaman, Ali Şenozan, Hüsnü Üstün, Emel Taşçıoğlu, Gülşen Kutlu gibi…

Bu isimler çoğaltılabilir mutlaka. İsim olsun diye değil ağırlığı olduğu için.

Konservatuvara öğrenci sınavla alınmalı.
Teori olmalı, icra olmalı, repertuvar bilgisi olmalı.
Dört yılın sonunda da “katılım belgesi” yerine, yeterlilikle kazanılmış bir karşılık olmalı.

Nasıl ki bu şehirde Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası varsa,
aynı ciddiyetle bir TSM–THM kadrosu da neden olmasın?

Hayal mi? Hiç değil.

Düşünün…
29 Ekim’de büyük bir konser.
Senfoni orkestrasına TSM ve THM sazları ekleniyor, Atatürk’ün sevdiği şarkılar salonda yükseliyor.

Sahneyle salon arasındaki mesafe kalkıyor.
İzleyici sadece dinlemiyor, eşlik ediyor.

Sonra ne oluyor?
Ayakta alkışlar…
Ve sosyal medyada tanıdık bir cümle,
“Eskişehir yine yaptı.”

Ama mesele alkıştan ibaret değil.
Mesele kalıcı bir kültür mirası bırakabilmek.

Sayın Başkan,
Ayşe Ünlüce,

Sanat afişle değil, yeterlilikle ayakta durur.
Kuruluş aşamasında liyakat ihmal edilirse bina olur ama ruh olmaz.
Ruh olmazsa sahnede ses çıkar, müzik çıkmaz.

Eskişehir’e bir Belediye Konservatuvarı yakışır.
Hem de çok yakışır.

Ama ehline verilirse…
Aksi hâlde alkış kısa sürer, suskunluk uzun.

Duyurulur!