Değişim Nerede?

Takvimler değişiyor. Yıllar ilerliyor. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalıyor. Ama garip bir biçimde, toplum olarak aynı yerde sayıyoruz. Her yıl aynı günleri, aynı cümlelerle, aynı klişelerle karşılıyoruz.

Yeni bir yıla giriyoruz. 2026… Herkes ağız birliği etmiş gibi “umut”, “barış”, “bolluk”, “refah” diliyor. Oysa bir ülke temennilerle ayağa kalkmaz. Dileklerle toparlanmaz. Bir toplum; aklıyla, iradesiyle, sorumluluk alarak ve gerektiğinde örgütlenerek değişir. Aksi hâlde iyi niyet, yalnızca bir avuntuya dönüşür.

Ekonomi bozuk. Eğitim sistemi yara almış durumda. Toplumsal yapı ise her geçen gün biraz daha çözülüyor. Buna rağmen takvim yaprakları çevrildikçe, biz aynı ritüelleri sürdürmeye devam ediyoruz. Öyle değil mi?

Şubat geliyor, “sevgi günü” kutlanıyor. Ama toplum sevgi kavramını çoktan yitirmiş durumda. İnsanlar birbirine tahammül edemiyor. Sokakta, trafikte, iş yerinde herkes gergin, herkes sinirli. Sevgi, sosyal medyada paylaşılan bir etiket kadar yüzeysel kalıyor. Haksız mıyım?

8 Mart’ta kadınlardan söz ediyoruz. 14 Mart’ta hekimlerin fedakârlığını hatırlıyoruz. 18 Mart’ta Çanakkale ruhunu anlatıyoruz. 23 Nisan’da çocukları, 19 Mayıs’ta gençliği konuşuyoruz.
Ağustos geldiğinde ise 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı anıyoruz. Bir ulusun yokluk içinde verdiği büyük bağımsızlık mücadelesini, kazanılmış bir zaferi, kurucu iradeyi…

Şimdi soruyorum size;

O gün bitince ne değişiyor?

Bağımsızlık yalnızca törenlerde mi hatırlanıyor? Ulusal irade yalnızca nutuklarda mı yaşıyor? 30 Ağustos’ta zaferden söz edip, yılın geri kalanında teslimiyeti normalleştirmek nasıl bir çelişkidir?

Sivil toplum kuruluşları açıklamalar yapıyor, toplantılar düzenliyor, yürüyüşler gerçekleştiriyor. Mikrofonlar kapanıyor, kürsüler dağılıyor, sosyal medya paylaşımları akışta kayboluyor. Ertesi gün, her şey kaldığı yerden devam ediyor. Geçen yılın aynısı. Bir önceki yılın kopyası.

“Değişmeyen tek şey değişimdir” denir. Ama bizde değişmeyen tek şey, sanırım değişmemek…

Toplum artık aynı toplum değil. Sosyal anlamda ciddi bir gerileme var. Empati zayıfladı, ortak akıl kayboldu, sabır tükendi. Herkes haklı, herkes mağdur, herkes öfkeli. Ama kimse sorumluluk almak istemiyor.

Sorun günleri anmakta değil. Sorun, o günlerin temsil ettiği değerleri yılın geri kalanında yaşamamakta. Sorun, 30 Ağustos’ta bağımsızlığı alkışlayıp, ertesi gün bağımlılığı sorgulamamakta. Sorun, sembollerle yetinip özü ihmal etmekte.

2026’da da, eğer bu zihniyet değişmezse, büyük ihtimalle hiçbir şey değişmeyecek. Yine konuşacağız, yine kutlayacağız, yine hatırlayacağız…
Ve yine unutacağız.

Belki de artık şunu kabul etmenin zamanı gelmiştir. Takvimler değişiyor ama biz değişmiyoruz. Ve değişmeyen bir toplumda, geleceğin de değişmesini beklemek sadece bir hayaldir.

Peki, toplum nasıl değişecek?

Toplumlar bir gecede değişmez. Değişim, büyük sloganlarla değil, küçük ama kararlı adımlarla başlar. Önce farkındalık gerekir. Ama bu farkındalık, yalnızca sosyal medyada paylaşılan birkaç cümleden ibaret olamaz. Gerçek farkındalık; bireyin kendine şu soruyu sormasıyla başlar; “Ben bu düzenin neresindeyim ve neyi kabulleniyorum?”

Toplumun değişmesi için önce düşünme biçiminin değişmesi gerekir. Her şeyi devletten, yöneticilerden ya da soyut güçlerden beklemek kolaydır. Zor olan, kendi sorumluluk alanımızı kabul etmektir. Çünkü değişim, önce bireyin zihninde başlar; sonra sokağa, kuruma ve nihayetinde topluma yansır.

Toplumsal farkındalık nasıl olmalı?

Farkındalık; yalnızca neyin yanlış olduğunu bilmek değil, yanlışa alışmamaktır. Normalleştirilen adaletsizliklere, sıradanlaştırılan şiddete, kanıksanan yoksulluğa karşı refleks geliştirebilmektir.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, toplumu çürüten en sessiz ama en etkili virüstür.

Gerçek farkındalık, susmamayı gerektirir. Ama bağırarak olmaz. Bilgilenerek, sorgulayarak ve bilinçli bir duruş sergileyerek olur.

Sivil toplum kuruluşları ne yapmalı?

Sivil toplum, yalnızca özel günlerde ortaya çıkan bir vitrin olmamalıdır. Yılda birkaç basın açıklamasıyla görevini tamamlayan yapılar, topluma öncülük edemez. STK’lar; sürekli sahada olmalı, eğitim üretmeli, raporlamalı, izlemeli ve gerektiğinde ısrarcı olmalıdır.

En önemlisi de siyasal körlükten uzak durmalıdır. Çünkü sivil toplum, iktidarların arka bahçesi değildir. Toplumun vicdanıdır. Bu vicdan sustuğunda, geriye yalnızca törenler ve boş konuşmalar kalır.

Peki ya biz, birey olarak ne yapmalıyız?

Belki de en zor soru budur. Çünkü cevap, konfor alanımızı terk etmeyi gerektirir.
Okumak, araştırmak, sorgulamak…
Haksızlığa tanık olduğunda sessiz kalmamak…
Oy verirken, konuşurken, paylaşırken sorumluluk almak…

Küçük gibi görünen bu davranışlar, aslında toplumsal dönüşümün temel taşlarıdır. Kimse tek başına bir ülkeyi değiştiremez ama herkes, değişmemeyi seçerek mevcut düzenin sürmesine katkı sağlar.

Değişim bir tercih meselesidir.
Ya alışacağız…
Ya da akıllanacağız.

Takvimler yine değişecek.

Yeni günler, yeni haftalar, yeni bayramlar gelecek.
Ama eğer bu sorulara samimi cevaplar vermezsek, gelecek olan tek şey yine aynı yılın tekrarından ibaret olacak.

Haksız mıyım?