Bir Limanın Sessiz Çığlığı: Arap Ali’den ‘Mağusa Limanı’na

Merhaba değerli dostlar. Bugün hepimizin dilinde gönlünde yer eden bir ezgiden bahsetmek isliyorum sizlere. Hem de ilk ağızdan aldığım notlarla. Bir meyhanede, bir düğünde ya da dost sohbetinde “Mağusa Limanı” çalmaya başladığında çoğu zaman ezgiye eşlik eder, “Uyan Alim Uyan” diye devam ederiz. Oysa bu türkü, neşeli bir sofranın şarkısı olmaktan çok uzaktır.

Ardında bir ölüm, bir eşin feryadı ve Kıbrıs’ın Mağusa Limanı’na sinmiş acı vardır.

Hikâyenin merkezinde ise halk arasında Arap Ali olarak bilinen genç bir liman hamalı bulunur.

Takvimler 1943’ü gösterirken Kıbrıs, İngiliz yönetimi altındadır. İkinci Dünya Savaşı yıllarının ağır atmosferi adada da hissedilmektedir. Mağusa ise ticaretin ve liman hareketliliğinin önemli merkezlerinden biridir.

Ali, geçimini Mağusa Limanı’nda hamallık yaparak sağlar. Esmer teni nedeniyle “Arap Ali” diye anılır. Genç yaşta evlenmiş, bir çocuk sahibi olmuştur.

Günün ağır yükünü sırtında taşıyan Ali’nin kendisine ait küçük bir hayatı vardır. İş biter, limanın yakınındaki meyhaneye uğrar, biraz vakit geçirir ve evine döner.

Anlatılanlara göre bir akşam Ali, yine iş çıkışı meyhaneye gittiğinde içeride İngiliz sömürge yönetimine bağlı askerler vardır.

Gecenin ilerleyen saatlerinde askerlerle Ali arasında bir tartışma çıkar. Tartışmanın nasıl başladığına ilişkin anlatımlar farklıdır. Fakat esas olan, Arap Ali ile askerler arasında ciddi bir kavga yaşandığıdır. Ali, karşısındaki askerlerden korkmaz. Kavga büyür ve olayın ardından Ali’nin başına geleceklerin ilk adımı atılmış olur.

Ertesi gün Ali yeniden meyhaneye geldiğinde bu kez karşısında silahlı askerler vardır.

Bazı anlatımlarda askerlerin tüfeklerine süngü taktığı, bazılarında ise kavganın liman çevresinde devam ettiği aktarılır. Sonrası ise Kıbrıs halk hafızasında yıllarca anlatılacak kadar ağırdır.

Ali, askerlerin saldırısı sonucu süngü darbeleriyle ağır şekilde yaralanır.

Limana doğru uzanan son yol

Arap Ali kanlar içinde kalır.

Hikâyenin en acı taraflarından biri de bundan sonra başlar. Anlatıya göre ağır yaralanan Ali, Mağusa Limanı’na götürülür. Liman, onun ekmek kapısıdır. Her gün çalıştığı, yük taşıdığı, hayatını kazandığı yerdir.

Bu kez limana kendi ayakları üzerinde değil, yaralı bir beden olarak gelir.

Ve orada, hayatının son anlarını yaşar.

İşte “Mağusa Limanı” türküsünün yüreğe dokunan bölümü de burada anlam kazanır.

Ali’nin ölümünün ardından eşi limana gelir. Karşısında kanlar içinde yatan kocasını görür.

Bir kadın için kocasını böyle görmek ne demektir?

Bunu anlatmak için uzun cümlelere gerek yoktur.

Ağıt yakılır.

“Uyan Alim” diye başlayan o feryat, zamanla yalnızca bir kadının acısı olmaktan çıkar. Mahallenin, Mağusa’nın ve giderek bütün Kıbrıs Türk toplumunun ortak hafızasına dönüşür.

Bir kadının feryadı türküye dönüşüyor

Türküler çoğu zaman bir bestecinin masasından çıkmaz.

Bir acıdan doğar.

Bir ölümün ardından söylenen birkaç söz, yıllar içinde dilden dile aktarılır. Her söyleyen kendi acısını ekler, bazı kelimeler değişir, dizeler çoğalır. Böylece yaşanmış bir olay, halkın ortak türküsüne dönüşür.

“Mağusa Limanı” da böyle bir hikâyenin ürünü olarak kabul edilir.

Türkünün farklı varyantları bulunması da bunun göstergesidir. Kıbrıs kaynaklarında Arap Ali ağıdının çeşitli biçimlerde derlendiği görülür. Bazı anlatılarda olayın ayrıntıları değişse de merkezin değişmediği görülür. Arap Ali’nin öldürülmesi ve ardından yakılan ağıt.

Bugün kulağımıza tanıdık gelen “Mağusa Limanı” ezgisi, işte bu acının zaman içindeki yolculuğudur.

Şarkı değil, bir hatıra

Belki de türkünün en çarpıcı tarafı burada saklıdır.

Bugün “Mağusa Limanı” çoğu yerde yalnızca güzel bir Kıbrıs türküsü olarak biliniyor. Ezgisi, sözleri ve tekrar eden nakaratı insanı kolayca içine çekiyor.

Fakat hikâyesini bildiğinizde aynı türkü artık başka türlü duyuluyor.

“Mağusa Limanı” dediğinizde yalnızca bir limanı değil, o limanda son nefesini veren bir adamı düşünüyorsunuz.

“Uyan Alim” dendiğinde ise yalnızca bir nakarat değil, kocasının başında ağıt yakan bir kadının sesini duyuyorsunuz.

Belki de türküleri yüzyıllar boyunca yaşatan şey tam olarak bu.

İnsanlar değişiyor, şehirler değişiyor, sınırlar değişiyor.

Ama acı unutulmuyor.

Çünkü bazen bir insanın hayatı tarih kitaplarında birkaç satır bile yer bulamazken, onun ardından yakılan bir türkü yüzlerce yıl yaşayabiliyor.

Arap Ali’nin hikâyesi de bugün hâlâ Mağusa Limanı’nın adıyla birlikte anılıyor.

Ve her “Mağusa Limanı” söylendiğinde, Kıbrıs’ın o eski limanından yükselen bir ağıt yeniden hayata dönüyor.

Bir zamanlar bir kadının eşine söylediği “Uyan Alim” sözü, yıllar sonra binlerce insanın birlikte söylediği bir türküye dönüşüyor.

Bazı insanlar ölür.

Ama ardından yakılan türkü, onları yaşatmaya devam eder.