Sahi, biz ne ara bu kadar "kazanma" delisi olduk?
Modern dünya bize doğduğumuz günden itibaren tek bir şey fısıldıyor: "Yalnızca kazananlar hatırlanır. İkinci olursan yoksun. Kaybedersen silinirsin." Skorboard kültürünün, sadece tabeladaki rakamlara tapan o acımasız sistemin esiri olduk. Sadece sporda değil; iş hayatında, okul sıralarında, evliliklerde, hatta sosyal medya hesaplarımızda bile sürekli bir "galibiyet" peşindeyiz. En iyi tatili biz yapmalı, en başarılı çocuk bizimki olmalı, en yüksek maaşı biz almalı, her tartışmadan biz haklı çıkmalıyız.
Peki, soruyorum size: Her şeyi kazandığımız o zirvede, yanımızda sarılacak kimse kalmadığında elimizde ne kalıyor?
Biz kaybetmenin asaletini unuttuk. Oysa hayat, galibiyetlerden ziyade mağlubiyetlerle şekillenir. İlk adımı atarken düşen bir çocuğun dizindeki kabuktur bizi büyüten. Yenilgi, insana aynaya bakmayı öğretir; kibri kırar, insanı olgunlaştırır. Eskiden mahalle maçlarında yenildiğimizde canımız sıkılırdı ama akşam ezanı okunduğunda kazanan da kaybeden de aynı çeşmeden, aynı tasla su içer, kol kola eve dönerdi. Çünkü bilirdik ki, oyun bittiğinde geriye kalan tek şey yanındaki insanın sıcaklığıdır.
Şimdi stadyumlara bakıyorum, sokaklara bakıyorum, plazalara bakıyorum... Herkes bir hınçla, bir öfkeyle yürüyor. Rakibini düşman gören, onun başarısızlığından beslenen bir insan modeline dönüştük. Bir başkasının mutsuzluğu üzerine kurulan hiçbir galibiyet, ruhu doyurmaya yetmez.
Harbiden bir düşünelim... Hayat bir yarış pisti değil ki. Bitiş çizgisine hepimiz aynı gün varacağız ve o gün geldiğinde cebimizde kaç kupa, kaç madalya olduğu değil; yolda yürürken kaç kişinin elinden tuttuğumuz, kaç kalbe dokunduğumuz sorulacak.
Gelin, bugünden tezi yok, o her şeyi kazanmak zorunda olduğumuz delice koşuyu biraz yavaşlatalım. Arada bir kaybetmenin, hakkıyla yenilmenin, başkasını alkışlayabilmenin o hafifletici hafifliğini yaşayalım.
Çünkü hayat, sadece skordan ibaret olmayacak kadar kısa ve kazanılan hiçbir kupa, kuruyan bir kalbi yeniden yeşertmeye yetmiyor.