Aynadaki F Harfi

Yıl 2010… Ama hikâye aslında çok daha önce başladı. Gençlik kollarında sabahlara kadar bayrak astığımız günlerde… Bir avuç idealist gençtik. Hayalimiz makam değildi, mevki değildi, koltuk değildi. Bizim hayalimiz; Atatürk devrimlerini özümsemiş, gençlerin umutla yaşadığı, özgür, demokratik ve tam bağımsız bir Türkiye idi.

Bugün dönüp geriye bakıyorum da…

Acaba çok mu şey istemişiz?

Bu ideallerle 2010 yılında CHP Tepebaşı İlçe Başkanı oldum.

O günlerde partimizin genel başkanları, milletvekilleri ve yöneticileri devletin içinde örgütlenen bir yapıya dikkat çekiyordu.

“Devletin içine paralel bir yapılanma yerleşiyor” diye uyarıyorlardı.

Sadece siyasetçiler değil…

Devletine sahip çıkan askerler, bürokratlar, hukukçular da aynı tehlikeyi anlatıyordu.

Sonra ne oldu?

Devletin kozmik odaları açıldı.

Devlet sırları ortalığa saçıldı.

Ardından Balyoz geldi.

Ergenekon geldi.

Kumpas davaları geldi.

Bu ülkenin vatansever insanları yıllarca cezaevlerinde tutuldu.

Televizyonlar alkış tuttu.

Gazeteler manşet attı.

“Türkiye temizleniyor” dediler.

Oysa temizlenen Türkiye değildi.

Devletin içine sızan yapının önündeki engeller kaldırılıyordu.

Millete demokrasi diye anlatılan süreçlerde devletin kurumları kuşatılıyordu.

Ve bütün bunlar yaşanırken birçok kişi sessizdi.

Birçok kişi alkışlıyordu.

Sonra yollar ayrıldı.

Dün kol kola yürüyenler bugün birbirlerine düşman oldu.

Ama bedeli yine bu ülke ödedi.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim nokta ise başka…

2009 ve 2010 yıllarında Türkiye yeni bir siyasi figürle tanıştı.

Kemal Kılıçdaroğlu…

Televizyon ekranlarında yolsuzluk dosyaları açıklıyor, iktidara karşı sert çıkışlar yapıyordu.

Toplumun önemli bir bölümü gibi CHP’liler de bu çıkışları alkışladı.

Ben de alkışlayanlardan biriydim.

Sonra 7 Mayıs 2010’da Deniz Baykal kaseti ortaya çıktı.

10 Mayıs’ta Deniz Baykal istifa etti.

Ve CHP’nin önüne yeni bir genel başkanlık süreci konuldu.

22 Mayıs 2010 tarihinde Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı oldu.

O gün hepimiz sahneyi izledik.

Ama sahnenin arkasına bakmadık.

Oyuncuları gördük.

Senaryoyu göremedik.

Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki siyasette bazen mesele oyuncular değildir.

Asıl mesele senaryoyu kimin yazdığıdır.

İşte benim itirazım da tam burada başlıyor.

Bugün çıkıp herkese FETÖ suçlaması yöneltenler önce kendi siyasi hikâyelerine bakmalıdır.

Çünkü ben dönüp o günlere baktığımda şunu görüyorum:

FETÖ’nün figüranı olanlar, o örgütün kumpaslarına karşı çıkanlar değil; kurulan sahnenin sonunda ortaya çıkan tablodan fayda sağlayanlardır.

Eğer ortada bir siyasi operasyon varsa, o operasyonun mağduru muydun, yoksa sonucundan faydalanan kişi mi?

Asıl sorulması gereken soru budur.

Ben bugün şuna inanıyorum:

CHP’liler hata yaptı.

Ben de yaptım.

O gün sahneyi gördük ama kulisi göremedik.

Oyuncuları gördük ama senaryoyu okuyamadık.

Fakat CHP’liler yanlışını fark etti.

Değişim gerektiğinde gereğini yaptı.

Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi kişilerden büyüktür.

Genel başkanlardan büyüktür.

Koltuklardan büyüktür.

Bu parti bir kişinin değil, bir fikrin partisidir.

Bu parti Atatürk’ün emanetidir.

Ve o emanetin sahibi de milyonlarca Cumhuriyet sevdalısıdır.

Bugün aynaya bakması gerekenler CHP’liler değil, geçmişleriyle hesaplaşmaktan kaçanlardır.

Çünkü bazı aynalarda insan sadece yüzünü görmez.

Yıllarca gizlemeye çalıştığı gerçeği de görür.

Yıllarca inkâr ettiği F tipinin figüranı olduğunu da görür.

O aynada görünen şey, başkalarına attığı iftiralardan ve yönelttiği suçlamalardan çok daha ağırdır.

Çünkü tarih bazen insanın peşini bırakmaz.

Ne kadar kaçarsan kaç…

Ne kadar üstünü örtmeye çalışırsan çalış…

Bir gün çıkar karşına dikilir.

İşte o gün aynada gördüğün şey sadece kendi yüzün olmaz.

Yıllarca saklamaya çalıştığın siyasi geçmişin olur.

Ve belki de bu yüzden bazıları aynaya bakmayı değil, aynayı kırmayı tercih eder.