Aşk Okulu (Ene’l-Aşk)

“Sevilmeyi öğrenememiş bir kadının sevgisizliği, onun suçu değildi. Ama değiştirmeye cesaret etmek, onun hayata olan sorumluluğuydu. Ve bazı yaralar, ulu orta anlatılmazdı belki… ama saklanarak da iyileşmezdi.” (s. 366)

Anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi önemli gören Freud, bu ilişkinin yaşam boyunca oluşan en güçlü sevgi ilişkisi olduğunu ve sonraki bütün sevgi ilişkilerini güdüleyen bir prototip oluşturduğunu söylemiştir.

Çocukluğunda ebeveynlerinden yeterince sevgi görememiş kadınlar, yetişkinliklerinde yoğun bir değersizlik hissi, oldukça düşük bir özsaygı, reddedilmek korkusu ve güvensiz yani bağımlı ve kaçıngan ilişkiler yaşarlar. ‘Sevilmeye layık değilim’ inancıyla kendilerine şefkat göstermekte zorlanır, kendisine ve çevresine duygusal duvarlar örüp kronik yalnızlık ve depresyonla uğraşabilirler. Aslında açlık derecesinde sevgiye ihtiyaçları vardır.

***

Elimde, sevgiden yoksun bir çocukluk döneminden gelen, kendi çocuklarına ve eşlerine karşı da aynı davranıp sevgi veremeyenlerin yaşadıklarını anlatan bir kitap var.

“Sibel Yıldırım”ın yazdığı “Aşk Okulu” adlı kitabı okurken, din ve tasavvuf şemsiyesi altında mistik objelerle ve söylemlerle süslenmiş, içinde çocukluk, aile, aşk gibi kavramları barındıran birkaç arkadaşın öyküsünü birlikte yaşıyoruz. Yaşananlara uygun İslam düşünürlerinden ve felsefe dünyasından yapılan alıntılar, oluşturulan dini ve tasavvufi hava, zaman zaman ‘amaç hangisiydi’ dedirtecek kadar öykünün önüne geçse de, eğer mutaassıp bir çevrede büyümüşseniz mutlaka içinde kendinize ait parçalar bulabileceğiniz bir kitap olmuş.

Çevrenizde ve tanıdıklarınızda…

Başı annesi tarafından bir kez bile okşanmadan, sevgiden yoksun büyüyen biri yok mu? İçine kapanarak büyüyen insanlara güven vererek, destek olan insanlar yok mu? Başarıları için babası sevinirken, annesi küplere binen olmadı mı? Eşinden ayrılmış, çocuğuyla arasına mesafe girmişken, onlara yaklaşmaya çalışan; özel hayatında fırtınalar koparken, dostlarına da yardımcı olmaya çalışan insanlar yok mu? Aileden gelen dogmalara teslim olup sevgisini saklayanlar yok mu?

İşte bu kitapta melekle eş anlama gelen Sitare var. İnsan sarrafı denebilecek, sabır ve inanç küpü Umay var. Sıcakkanlılıkla dostlarına yardım için çırpınan avukat Eren var. Geleneksel inançlar yüzünden sevgisini içine gömmek zorunda kalan Ali var.

Yazarın etkileyici, tatlı dili ile çevremizde bolca var olan kişi ve olayları barındıran yerli dizi tadındaki öykü kurgusu kitabın sonuna kadar okunmasını sağlıyor.

***

Sitare öğrenciliğini içine kapanık yaşarken, rehber öğretmen Umay’ın teşvikiyle koroya girer. Bir süre sonra koro şefi Ali’ye ilgi duymaya başlar; Ali de ona. Ancak Ali, salt farklı mezhep diye düşünerek bu aşka karşı koyan annesinin etkisiyle, sevdiğine sırt çevirir. Yaşadıkları Sitare’ye “insanın önce kendisini sevmesi” gerektiğini öğretir.

Sitare, zamanla bir özel eğitim kurumunda öğretmendir ve Doktor Musa ile evlenir. Kocasının yanında olmadığı bir zamanda sezaryenle ikiz doğum yapar. Zamanla Sitare’nin sütü bebelerine yetmez ve annesi de, Musa da, kaynanası da Sitare’yi suçlar. Bu arada Musa’nın kendisini başhekim Gül’le aldattığını, bu olayı gizlemek amacıyla kendisiyle evlendiğini anlar. Ölmüş bir yıldız gibi solmaya başlar.

Ultrasonu çekilen Sitare’ye kanser teşhisi konur ve bir memesi alınır. Kemoterapi verilince de saçları dökülür. Kimseye söylememeye karar vermiştir ama Umay zorla söyletir. Sonunda hastalık izni alınca kocasına da söyler. Kısa süre sonra da boşanırlar.

Bu arada, olayların gelişimi sırasında kötü kişi olarak görülen annesinin, Musa’nın, Ali’nin çocukluğuna da gidilir. Onların da sevgisiz büyüdüğü, büyüyünce aynı davranışları kendilerinin sergilediği anlaşılır.

***

Doğum izninden sonra okuluna dönen ve sadece çocuklarıyla, öğrencileriyle mutlu olan Sitare, Umay ve Eren’nde desteğiyle özel eğitim alan öğrencileriyle ritim grubu kurup, çocukları ona göre çalıştırırken, tedavide olan Sitare de çalışmalara görüntülü katılıp fikir verir.

Sonunda bir gösteri gerçekleşir. Gösterinin sonunda Sitare, Yaradan’ı ve o anda salonda bulunan annesini de içine alan, duygusal bir konuşma yapar. Çok alkış alır. Başını bir kez dahi okşamayan annesinin ağlayışını görür. Derken bateride koro şefi Ali’yi görür, şaşırır. Ali herkesin önünde Sitare’ye evlenme teklif eder; kabul görür.

İsterseniz kalplerde ses oluşturan bir öykü diyeyim. Sazlar, davullar, defler, bendirler, semazenler, ritimler eşliğinde yüreğe işleyen sözler, Sitare’nin ağzından fısıltıyla dökülür.

“Ben Sitare… Ene’l Aşk… Ene’l Kâinat!”

***

Bizim neslin dini çevrelere uzak yetişenlerinden biri olarak, ilerleyen yaşımızla dinbaz ile dindarın farkını anlayınca, bu mistik romanı çok beğendiğimi söylememde bir sakınca yoktur sanırım. Kitabın arayış, isyan ve uyanışa dayanan bir kurgusu, yazarın akıcı ve doğal bir dili ile tat kazanmış.

Biraz yerli dizi motiflerinden hoşlanıyor, biraz dini söylem, biraz tasavvufi yaklaşımdan rahatsız olmuyorsanız; “biz”i anlatan bu kitabı hemen okuyun derim.

***

“Her şey dönüyor Umay…

Galaksiler, gezegenler, uydular… Atom altı parçacıklar… Kalbinde aşkı bulan insanlar, Kâbe’de ibadetini yapanlar, semazenler, şamanlar. Hepsi bir merkezin etrafında dönüyor.” (s. 371)