Peki, ahlak evrensel midir?
Bu soru, asırlardır tartışılır. Bazı değerler coğrafya değişse de anlamını korur. Adalet, dürüstlük, merhamet… Bunlar insanlığın ortak paydasıdır. Fakat detaylara inildiğinde, toplumdan topluma farklı yorumlar ortaya çıkar. Bir yerde normal kabul edilen davranış, başka bir yerde yadırganabilir. Demek ki ahlak hem evrensel bir çekirdeğe sahiptir hem de yerel bir kabuk taşır. Asıl mesele, o çekirdeği kaybetmemektir.
Bugün geldiğimiz noktada ise başka bir sorunla karşı karşıyayız. Ahlak konuşuluyor, tartışılıyor, hatta bol bol eleştiriliyor ama yaşanması gereken yerde eksik kalıyor. Tam da burada şu cümle, acı bir tebessüm bırakıyor.
Ahlak artık ‘AH’ı gitmiş, ‘LAK’ kalmış bir kavram
Yani, hep lak lak…
Ama içi boş.
Sonuç? Elde var sıfır.
Söz çok, eylem az. Herkes doğruluktan bahseder, ama çıkarına ters düştüğünde susar. Herkes adalet ister, ama kendine ayrıcalık tanındığında ses etmez. İşte ahlakın bozulması tam da burada başlar. Önce küçük tavizler verilir, sonra o tavizler alışkanlığa dönüşür. Bir bakarsınız ki yanlışlar sıradanlaşmış, doğrular garipleşmiştir.
Ahlakın zayıfladığı bir toplumda güven sarsılır. İnsan, insana şüpheyle bakar. Kurumlar itibar kaybeder. Adalet duygusu yara alır. Ve en tehlikelisi, genç nesil, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmekte zorlanır. Çünkü örnek bulamaz. Rol model kalmaz.
Oysa ahlak, sadece bireysel bir mesele olmaktan daha çok toplumsal bir sorumluluktur. Herkesin payı vardır bu denklemde. Bir çocuğun gördüğü ilk davranış, duyduğu ilk söz, onun ahlak pusulasını belirler. Bu yüzden ahlak, öğütle değil örnekle aktarılır.
Son söz yerine şunu söylemek gerekir.
Ahlak, konuşuldukça büyüyen bir kavram değildir. Yaşandıkça kök salar. Toplumun gerçek gücü, söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafeyi ne kadar daraltabildiğinde gizlidir.
Ve belki de en kritik soru şudur.
Biz gerçekten ahlaklı bir toplum olmak istiyor muyuz, yoksa sadece bunu konuşmayı mı seviyoruz?
Ahlakın düzelmesi için ne yapılmalı?
Ahlakı toparlamak, bir düğmeye basmak kadar kolay değildir. Bu mesele ne bir kampanya ile çözülür ne de birkaç sert söylemle. Çünkü ahlak, insanın iç dünyasında başlar ve topluma yayılır. Yani değişim yukarıdan aşağıya değil, içeriden dışarıya doğru olur.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir. Ahlak, öğretilen bir bilgi kadar, görülen bir davranıştır. Çocuk, nasihatten çok örneğe bakar. Bu yüzden ilk adım ailede atılır. Anne ve babanın tutumu, çocuğun vicdanının temelini oluşturur. Evde dürüstlük varsa, dışarıda da olur. Evde saygı varsa, toplumda karşılık bulur.
Eğitim meselesi ise işin ikinci ayağıdır. Okullar sadece akademik bilgi veren yerler olmaktan çıkmalıdır. Karakter inşasının da merkezi haline gelmelidir. Burada öğretmenin rolü büyüktür. Bir öğretmenin adaletli davranışı, onlarca kitaptan daha etkili olabilir.
Toplumsal düzlemde ise en kritik unsur güven duygusudur. İnsanlar adaletin işlediğine inanırsa, kurallara uymak anlam kazanır. Liyakat yerini bulursa, emek değer görür. Kurallar kişiye göre esnerse, ahlak da esner. O yüzden hukuk sistemi güçlü, şeffaf ve herkese eşit mesafede durmalıdır.
Bir diğer mesele de dildir. Toplum nasıl konuşuyorsa, zamanla öyle düşünmeye başlar. Sürekli eleştiren, küçümseyen, ötekileştiren bir dil ahlakı beslemez, tam tersine aşındırır. Daha yapıcı, daha sorumluluk alan bir söylem geliştirmek gerekir. Çünkü söz, zihnin aynasıdır.
Bireysel hesaplaşma çok önemlidir. Herkes önce kendine dönüp bakmalı. “Ben ne kadar doğruyum?” sorusu sorulmadan, “Toplum neden bozuldu?” sorusunun bir anlamı kalmaz. Ahlak, başkasını düzeltme çabasıyla değil, kendini düzeltme cesaretiyle güçlenir.
Kısacası, ahlakın düzelmesi için aile sağlam olacak, eğitim karakteri önemseyecek, adalet herkese eşit uygulanacak ve birey kendisiyle yüzleşecek.
Yoksa yine aynı noktaya döneriz.
Ahı gider, lakı kalır.
Konuşuruz, tartışırız, eleştiririz…
Ama sonuç yine değişmez.