banner8
banner47

Bu haber kez okundu.

Eskişehir çağdaşlıkta Türkiye’nin yüz akı

Ülkemizin önemli ut virtüözlerinden ve bestekarlarından Coşkun Sabah 16 Ekim 1952’de Diyarbakır’da dünyaya geldi. 2 kız babası olan Sabah’ın annesinin adı Roza babasının adı Tekin’dir. Çok sayıda hit olmuş önemli şarkıların bestekarıdır. Yaptığı kasetler satış rekorları kırdı. Benim de severek takip ettiğim değerli üstatla röportaj yapma fırsatı yakaladık. Ben sordum, O cevapladı.

İlk uda başladığınız zaman kaç saat çalışıyordunuz? Yaptığınız egzersiz ve parmak hareketleri neydi? Nasıl bir metot kullandınız?

Müziğe ilkokulda başladım. O yıllarda evimizde cümbüş vardı ve cümbüşü 9-10 yaşlarında oyuncak diye oynar, çalmaya çalışırdım. Belli bir metot zaten yoktu. Diyarbakır'da yaşıyorduk o yıllarda. İşin ilmi yönünü bilmeden tamamıyla içimden gelerek, içgüdüsel ve kulak dolgunluğu ile kendi kendime uydurduğum metotlarla, metot dediğim de yani işte acelite çalmaya çalışmak, tramola mızrap vurmaya çalışmak gibi tekniklerdi. Esasında bunlar da hemen oturmadı tabi. Uda, 10 yaşında başladıysam, 12-13 yaşından sonra onları yapmaya başladım. O yıllarda günün Halk Müziği şarkılarını, güncel şarkıları çalmaya çalışırdım. Hatta ilk çaldığım cümbüşte, “Hele Ninna olasın Allah'ından bulasın” isimli türküdür.

“O yıllarda günün Halk Müziği şarkılarını, güncel şarkıları çalmaya çalışırdım. Hatta ilk çaldığım cümbüşte, ‘Hele Ninna olasın Allah'ından bulasın’ isimli türküdür.”

Udun ülkemizdeki yeri ve yaygınlığı nasıldır?

En çok yaygınlaştığı benim müzik dünyasına merhaba dediğim 1980 yılı ve onu takip eden 3-4 yıldır. O yıllarda hızlı şekilde Türkiye'de yaygınlaştı. Her aile oğluna Coşkun Sabah gibi olsun diye ut önerdi ut aldı. Yaygınlaşması 1981-82 83 yıllarında daha belirgin olmuştur. Bunu aynı şekilde İstanbul'daki ut yapımcısı benim de o yıllardan sonra ilk gittiğim rahmetli Hadi Usta ve şimdi de oğlu Engin, O da ut yapımcısı, zaten birlikte çalışıyorlardı ilk yıllarda. Babası rahmetli olunca Engin sadece kendisi kaldı. O’nun söylemidir; Türkiye’de udu, Coşkun Sabah'tan önce Coşkun Sabah’tan sonra diye ikiye ayırmak lazım der. CNN Türk'ün bir belgeselindeki konuşmasında o vardır. Luthierlerle ilgili bir belgesel yapmıştı CNN Türk televizyonu, orada Engin aynen bu sözleri bu ifadeyi kullanmıştır. Yani bugün için yeterli derecede mi sanki bugün işin değil. Çünkü pop çok önde popçular açık ara bir şekilde önde. Z kuşağı popa çok meraklı. Açıkçası şu an %99'u popa ilgi gösteriyor. Çok az yani yüzde birlik veya yüzde ikilik bir kısmı ancak Türk Sanat müziğine yöneliyorlar. Çalınma ve müzikalite konusundaki yeri de bence yine tartışılır. Dünyanın önde gelen ülkelerinden değil bence. Çünkü bildiğim kadarıyla Fransa'da olsa ki Cezayir kökenli çok vatandaşı olduğu için orada çok kullanılan bir enstrüman. Arap aleminde çok olmasa da yani kullanan çalan çok fazla inanılmaz yoğunluk var ama usta şekilde çalan üç beş kişiyi geçmez. Onlar da benim anlayışıma göre teknik açısından yani bizimkilerden bir tık daha önce diyebilirim.

Ülkenin ünlü ut yapımcısı Engin Usta; “Türkiye’de udu, Coşkun Sabah'tan önce Coşkun Sabah’tan sonra diye ikiye ayırmak lazım” der.

Milyonlarca ut öğrencinizin olduğunu bilmek ve birçok kişiye bu yönde yol açmak nasıl bir duygudur?

Evet üç soruda olduğu gibi yüzbinlerce, milyon olmasa da ya milyona yaklaşık ama yüzbinlerce diye söylemek daha doğru olur, Türkiye'de benim tanımadığım talebelerim olduğu bir gerçektir. Bu çok zaman karşıma çıkmıştır. Yani benim ilk yıllardaki kasetlerimi, bestelerdeki ezgilerimi dinleyerek ut öğrenen, udunu geliştiren işte hece hece durdurup tekrar dinleyip de benim yaptığım varyasyonları, benim çalış tekniğimi taklit edip etmeye çalışan ki bunu olumlu yönde söylüyorum. Bu kötü bir şey değil asla.  Çünkü insanlar ve enstrümanistler beğendikleri kişileri taklit etmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ben de zamanında bunu yaptım. Yorgo Bacanos ve Kadri Şençalar’ı o yıllarda bende takip ve taklit ettim. Kendimi geliştirme aşamasında bunun faydasını çok gördüm. Birçok kişiye yol açmak, bu duygu tabii ki insana haz veren bir duygu. En azından bu dünyaya gelmişiz ama bir hayırlı bir iş için gelmişiz. Bu dünyada hayırlara sebep olan bir iş yapmış oluyoruz. Bu da manevi bir haz ve duygu veriyor. Özgüvende veriyor. Yani kendini önemli insan duygusunu veriyor. Bu önemli ve yadsınamayacak bir duygudur. İnsanın kendine özgüvenli olması en azından memlekete yararlı bir birey olarak kendine gözlemlemesi ve duyması ve inanması çok olumlu yönde mesleğine artı yönde etki ediyor. Benim kendime olan güvenimi sağlıyor ve büyük bir zevk mutluluk alıyorum

Udun makam müziği dışındaki müzik türlerinde kullanımı ile ilgili ne söylersiniz? Hangi tarza uygundur mesela? Hangi tarzlarda kullanılmasa iyi olur?

Ut esasında yani bilinenin aksine çok karışık bir enstrüman ve International uluslararası müziklerde de kullanılabilecek bir enstrümandır. Ama şark müziğinde Ortadoğu müziğinde ivme kazanmış ve ne yazık ki yani benim çıkışıma kadar, 1980-81 yılına kadar Şerif Muhittin Targan hariç hantal bir şekilde, üslupla, tavırla çalınmıştır. Utun gelişmesine ve zincirleri kurulmasına yardımcı olan bir udi Şerif Muhittin Targan haricinde pek çıkmamıştır. Ben 1980 yılında piyasaya çıktığımda, ki ben 1970 yılında ut sanatçılığımı ispat etmiştim. Ben bu zincirleri kırdım. Mesela ilk “Koşan Çocuk” ut konçertosunu çalan benim. 1972 yılında Şan tiyatrosundaki TRT İstanbul Radyosunun naklen verdiği konserinde çaldım. Daha sonraki sahne versiyonlarında Rodrigo’nun gitar konçertosu, Albeniz’in ‘’Astorias’’ını çaldım. İspanyol müziğinde adaptasyonu ilk ben yaptım. Bunun haricinde caz müziğinde de dünyada kullanılıyor kullanılabilir bir enstrümandır ut. Caz müziğinde de yine ikinci örnek olarak, Fransa'yı gösterebilirim. Fransa'daki udiler caz müziğinde udu kullanmaktadır. Yani özetlersek Türk sanat müziğinden dışında dünya müziğinde de kullanılabilir bir enstrümandır.

‘Yalan Yıllar’ şarkısı Pandemi öncesi, herhalde Ocak-Şubat aylarında yani 30-40 gün içerisinde başlayıp olgunlaşıp sonuçlanan biten bir şarkım.

‘Yalan Yıllar’ şarkısı nasıl doğdu?

 ‘Yalan Yıllar’ şarkısı Pandemi öncesi, herhalde Ocak-Şubat aylarında yani 30-40 gün içerisinde başlayıp olgunlaşıp sonuçlanan biten bir şarkım. Önce melodi olarak nakarat melodisi içime doğdu, yani aklıma geldi öyle söyleyelim. Dilime Dolandı. Bunun kaliteli bir melodi olduğuna önce kendim inanmam lazım, ona inandım. Tıp kaydını yaptım. Tabii ‘’Yalan yıllar yalan yıllar ne güzeldi eski yıllar’’ olan bölümünü nakaratı. Ve daha sonra bunun girişi ve introsu a,b,c den oluşuyor. A bölümü “Yaşanmış yıllar hazinemdir” bölümü. B bölümü “Göz göze bir aşk el ele bir aşk” bölümüdür. C bölümü de yani nakarat bölümü de “Yalan yıllar yıllar yıllar” diye. A ve B bölümlerini de bitirdikten sonra introyu yaptım. Yani en baştaki çalınan ut partisyonunu yaptım. Daha sonra sözünü yazdım üstüne. Önce ben melodiyi yapıp daha sonra üstüne sözünü yaptım. Kanaatimce sözü ve müziği iyi kenetlenmiş şarkılarımdan biridir. Birbirini bütünleyen şarkılarımdan biridir. Zaten bir ay oldu çıkaralı şarkıyı. Bir ayda ciddi bir ivme kazandı. Konserlerimde, bazı konserlerde iki kez istenip zaten yorumlardan tanıdık tanımadık, sadece tanıdıkların yorumları sizi aldatabilir. Çünkü hani bir laf var Türkçe ’de “Kuzguna yavrusu güzel gelir” diye. Benim sevenlerim etrafımdakiler hissi olabilirler beni sevdikleri için ama yabancılardan çok övgü, inanılmaz tebrikler aldım tanımadığım kişilerden. Zaten şarkı tamamdır yani bunu fazla irdelememin de gereği yok. Ama yaz döneminde çıkardığım için biraz daha olması gereken hızını şu anda almış değil. Belli bir ivme kazanmış durumda şarkı ama kanaatimce Kasım, Aralık, Ocak, Şubat ayları gibi çok çok daha büyük ivme kazanıp da bu gibi kazanmanın sonucu halkın diline yerleşecek çok olacağı kanaatindeyim.

“Ut esasında yani bilinenin aksine çok karışık bir enstrüman ve International uluslararası müziklerde de kullanılabilecek bir enstrümandır. Ama şark müziğinde Ortadoğu müziğinde ivme kazanmış ve ne yazık ki yani benim çıkışıma kadar, 1980-81 yılına kadar Şerif Muhittin Targan hariç hantal bir şekilde, üslupla, tavırla çalınmıştır.”

Beste yaparken ruh haliniz ve o dönemdeki yaşam stiliniz nasıl değişiyor? Yani gergin ya da durgun olur musunuz?

Beste yaptığım zamanlar ki bestecilik öyle bir şey ki her bestecinin kendi ayrı stili vardır. Her besteci ayrı stillerde ayrı koşullarda ayrı durumlarda bestecilik yeteneğini sürdürür, yapar. Bendeki yani olmadık zamanlarda da aklıma bir melodi gelebiliyor. Örneğin, gece yarısı işte benim kış bahçem ve önümdeki yeşillikler arasında olan 150 metrekarelik bahçemin bana verdiği ilhamla ve huzurla aklıma gelen melodiler, hayalime çöken nağmelerle bunu kayıtlı yapıp bir bütün haline getirmek, yap-bozları yerine oturtmak yani “Yalan Yıllar” da söylediğim gibi. Ve sonunda elimde bir şiir varsa eğer şiir üstüne şarkı yapmak. Ama genelde önce müziğini yapıp daha sonra söz yazmayı tercih ediyorum. Belli bir zamanı zemin hiç yok ya yolda yürürken de alışveriş merkezinde yürürken de uçakta seyahat ederken de havada gökyüzünde aklıma bir melodi gelebiliyor benim. O anda kayıt yaparak daha sonra sakin kafayla dinleyip yani kayda değer mi değmez mi, bir tek kişilik jüriyle kendim önce bunun kararını veriyorum. Eğer değeceği kanaatinde ise devamını getirip şarkıyı sonlandırıyorum. Yani herhangi bir ruh halim yani çok mutlu olduğum neşeli olduğum günle yaparım diğer yapılan veya çok üzgün olduğum kederli olduğu zaman yaparım diye hiç öyle bir kısıtlama ben de olmadı bugüne kadar. Bir de strateji besteleri vardır yani sipariş besteler. Filmlerde kullanılan besteler. ‘’İşte Bu Bizim Hikayemiz’’ onlardan biridir. ‘’Acı Hatıralar’’ diye şarkım var, o da Emel Sayın'ın filmidir. Şiiri yazıldı bana verildi. (Türker İnanoğlu/ Erler Film). Üç beş gün içerisinde bunu sipariş besteledim.  Yani her halükârda o şarkı beş gün içerisinde bitecek, elbise siparişi gibi bir şey bu. Böyle yani benim meseleyi ruh halim bu şekilde

"Bir de strateji besteleri vardır yani sipariş besteler. Filmlerde kullanılan besteler. ‘’İşte Bu Bizim Hikayemiz’’ onlardan biridir. ‘’Acı Hatıralar’’ diye şarkım var, o da Emel Sayın'ın filmidir. Şiiri yazıldı bana verildi."

Eskişehir’i nasıl buluyorsunuz? Seviyor musunuz?

Eskişehir hakkındaki düşüncelerim gerçekten kompliman yapmadan, gerçek duygularımla yani şirin gözükmek için söylenmiş sözler değil bunlar, gerçek tespitler. Bir kere insanlar çok çağdaş ve sahnede ben çok rahat ediyorum. Sahnede izlerken beni kendi halime kendi müziğimi bırakıyorlar. İsmi lazım değil bazı yerlerde bazı şehirlerde inanılmaz bir şekilde sahneyi rahatsız edip sahneyi şartlamalar getirip saniye hükmetmek istemeler. Bazen bir iki şarkı istemeleri çok normal ama bazı yerlerde neredeyse tüm repertuarı onlar yapmak istiyorlar. Yani bir sanatçının bir akışı vardır. Kendi repertuvarı vardır. Yani istek almanın da bir yere kadar yeri vardır. Bu istek almalar yani yüzü, iki yüzü bulursa salondaki tüm konuklara karşı saygısızlık olur. Sanatçının repertuarına müdahale etmiş olunur. Onun için sanatçıyı birazcık rahat bırakmak lazım, özgür bırakmak lazım. Bunu en iyi şekilde yapan ve en üst düzeyde yapan şehir şu anda Türkiye'de 1 numarada bence Eskişehir’dir. Çok çağdaşlar çok rahat ediyorum gene şehir olarak da çok seviyorum söylemeye gerek yok. Şehir olarak da çağdaşlık olarak da Türkiye'nin yüz akı bir şehir Eskişehir. Her şeyi ile örnek olacak, olması gereken özellikleri var. Yüksek kalitede özellikler taşıyor. Üstünde çağdaşlık, modernliği, iyimserliği, terbiyesi. Bugün Eskişehir'de gezinti yaptık. Kafelerde oturduk. Restoranlar, kafeler bir harika. İçeride çıt çıkmıyor. Aynen Avrupa'daki çağdaşlık. Bir de müzikten de anlayan bir kitle var burada. Gerçek müziği bilen gerçek müziğin takdirini yapan çok geniş bir kitle var. Ben Eskişehir konserlerinde çok rahat ediyorum. Çok rahat bir sahne huzurlu bir performans sergiliyorum. Onun için gerçekten Eskişehir takdirleri hak ediyor. Eskişehir çok özel bir şehir, Türkiye'mizin çok güzide bir şehri.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol