banner198
banner205
banner47

Son Kale Edebiyatı Zapt Etmek İstiyorlar

Seyfettin Bey bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ben Seyfettin Araç, 38 yaşındayım ve Mardin doğumluyum, 11 yaşından beri İstanbul’da yaşıyorum. Bahçeşehir üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunuyum. Birinci basım kitap, gravür, harita koleksiyoneri ve Beşiktaş kongre üyesiyim. Aynı zamanda 2005 yılında kurduğum bir şirketin de kurucu başkanlığını yapmaktayım.

Kendi kurmuş olduğunuz bir şirketin kurucu başkanlığını yaptığınızı söylüyorsunuz. Yoğun bir iş hayatınızın olduğunu düşünüyorum. Peki bu iş hayatı içerisinde yazma fikri sizde nasıl oluştu? Bu yolda neler yaptınız?

Edebiyat benim için gündelik hayatın yavan gerçekliği karşısında her zaman sığındığım bir liman oldu. Okumak ve yazmak hayatımda hep vardı. Belli başlı birçok dergi ve siteye uzun zaman yazılar yazdım. Pandemi dönemi de ilk romanıma odaklanmam için bana alan sağladı. 2020 yılında Kent Şiirleri adında ilk kitabım, geçen ay da Doğan Kitap’tan ikinci kitabım Sevgili Yalnızlık adlı romanım çıktı.

Sanatın popülerleşmesi, yazarın, şairin özgünlüğünü nasıl etkilemiştir? Popüler edebiyat, yazarı halka yakınlaştırmakta mıdır? Milyonlarca basım yapan eserleri bu kapsamda değerlendirebilir miyiz?

Bu konuya dünya edebiyatı ve Türk edebiyatı olarak farklı bakmak gerek, çünkü “bestseller” veya Türkçe adıyla “çok satanlar” listelerine giren bir eseri popüler sanattan mı saymalıyız? Bunu açıkçası bir başka zamanın tartışma konusu olarak görüyorum. Ama bahsettiğiniz eğer popüler kültür alanında isim yapmış, farklı mesleklerden insanların kalkıp da kişisel gelişim tarzında bir kitap yazması, tüm cümlelerinin sonuna kadar kişisel olup insan ruhunda, zihninde tek bir milim bile değişiklik, gelişme yaratmaması ise evet bu türün sonuna kadar karşısında duran bir yazar olacağım. Bu halk her şeyin olduğu gibi edebiyatın da gerçeğini hak ediyor. Her şeyin natürel olanını almak için büyük büyük paralar verip edebiyatın hormonlusuna maruz kalmayı hak etmiyor. Sanatın popülerleşmesi şairlerin, yazarların özgünlüğünü elbette etkiler ama kimini olumlu kimini olumsuz yönde etkiler. Olumlu yönde etkilenen yazarlar daha farklı eserlerle halkın karşısına çıkarlar, olumsuz yönde etkilenenler ise tarzını ve duruşunu maalesef biraz bozmaya başlarlar. Özgünlük dediğimiz kavram aslında okuduğunuz yani edebi olarak beslendiğiniz bağın, bahçenin mahsulüyle de ilgilidir. Ne kadar özgün olduğunuza popüler sanat değil, popüler sanata prim vermeyen gerçek edebiyat okurları karar verecektir. Kaldı ki popüler edebiyat yazarı halkın içinden değildir ki yakınlaştırsın.

Popüler edebiyat, yığın edebiyatı mıdır? Halk edebiyatı ile nasıl ilişkilendirilebilir?

Aslına bakarsanız “popüler edebiyat” diye bir tür yok; çağımızın popülist yaklaşımını benimseyen lümpen insanının “bir şeyler yarattım” illüzyonuyla çıkardığı kitaplar var sadece. Bu olmayan türe birkaç örnek verebiliriz elbette ama ülkemizde bu tür insanların rağbet görmesi bile edebiyatın geldiği acınası durumu göz önüne seriyor. Edebiyat türleri arasında yenilik yapmak, olmayanı yazmak çok özveri gerektiren bir uğraş ama olmayan bir şeyi edebiyat diye sırf kendi egosunu tatmin anlamında piyasaya sunmak, kendini bu konuda belli bir zümreye ispat çabası, haddinden fazla kötü. Bizim yapmaya çalıştığımız, edebiyat ile popülist yaklaşımın meyvesi olan sözde edebiyatın kıyaslanması bile çok yanlış sonuçlar getirir. Bir yaprağın ağaçtan düşüşünü on iki sayfada anlatan Yaşar Kemal’i kendine örnek alıp, insan ve mekân tasvirlerinde noktasız sayfalarca yazı yazmak ve edebiyatın gerçek değerini görmek isteyen benim gibi yazarların sırf meşhur diye bir kitap çıkarma hevesindeki popülist biri ile kıyaslanması doğru gelmiyor bana.

Peki sizce popüler kültür insanları herkesleştirmekte midir? Bu bağlamda şiirde sanatta edebiyatta hissiz, bezgin, gri insan portrelerini nasıl değerlendiriyorsunuz

Bu sorunun cevabı biraz sert olacak ama evet, popüler kültür insanı herkesleştirmekte ve hatta herkesi hızlı hızlı hiçleştirmekte. Yaratılmaya çalışılan tek tip modelin farkında olmadan, anlamsız fikirlerin etkisinde kalmanın adıdır popüler kültür. Bu bağlamda sorduğunuz soruya, bir şair ve bir yazar olarak, hayat var oldukça sorulacak en eski soruyu cevaplayarak başlamak en mantıklısı; Sanat sadece sanat içindir. Şiirde, sanatta, edebiyatta; hissiz, bezgin, gri insan portreleri için kalem oynatmak faydasız bir eylemdir. Yaratmaya çalıştığımız karakterlerin hissiyatını, rengini, ruhunu, duruşunu okuyucuya veremedikten sonra kendimize yazar veya şair demenin bir anlamı var mı? Ahmed Arif gibi bir ustanın “Adiloş Bebe” şiirinde; “Doğdun üç gün aç tuttuk üç gün meme vermedik sana” cümlesiyle başlayan muazzam kadim gelenek gerçekçiliğini hangi popüler kültür eserinde bulabiliriz? Yaratmaya çalıştığımız eserlerin öncelikle bir kimliğinin olmasını sağlamakla görevliyiz. Sonra olay örgüsü ve karakterler üzerinden vermek istediğimiz mesajlar gelir. Elbette eserlerimizin değer görmesi çok mutlu eder bizi ama her çok satılan eser “değerlidir” demek değildir. Unutmayalım ki roman sanatının ustalarından Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar isimli şaheseri ilk birkaç sene toplamda on bin adet bile satılamamıştı. Bu durum o dönemin anlayışıyla ilgiliyken bu dönemin tuhaf sanat anlayışını yıkmak, yaratılmaya çalışılan tuhaf modelleri hiç etmek, benim gibi genç ve yeni yazarların üstlendiği bir görev gibi düşünün.

Popüler kültürün amacı meta mıdır? Popüler kültür edebiyatın konularında değişikliğe yol açmış mıdır?

Popüler kültürün bir amacı varsa o da sonsuz bir “ego besleme” işidir. Başka bir amaç olduğuna inanmak istiyorum elbette ama bu konuda beni haksız çıkaran biriyle henüz tanışmadım. Metalaştırılan her şeyin bir karşılığı olmalı, edebiyatta, sanatta, müzikte, tiyatroda vs. Bizim yapmaya çalıştığımız edebiyatın konu dağarcığı yeterince geniş, bizden önceki yazarların bu konuda sonsuz fikirleri rehberimiz olabiliyor ama popüler kültürün yaptığı tek değişiklik kendi yolunu bulmaya çalışması. Oysa yeni kuşakların gerçek edebiyat yerine bu tür çalışmaların takipçisi olması bence gelecek dönemler için bir kayıp. Herkes kendi eserleriyle var olur elbette, iyi olan eser de layığını görür ama maalesef öyle bir çağa hapsolmuş haldeyiz ki; insanlar popülist tavırların, tekleştirilen dış görünüşün ve güçlünün yanında olma gibi fikirlerin esiri olmuş vaziyetteler. Bazen sosyal medyada denk geldiğim olaylar çok onur kırıcı olabiliyor. Sırf paylaşım yapmak için yapılan paylaşımlar, yazarın adı ve kitabın isminin karıştırılmış olması, Google’dan kopyala yapıştır ile hazırlanılan anma günü paylaşımları vs gibi.

Popüler kültür kent kültürü müdür? Popüler kültürle köy temalı edebi eserlerden uzaklaşılmış mıdır?

Bu çok özel ve yerinde bir soru, çok teşekkürler. Kent kültürünü anlatan muazzam ustalarımızın eserleriyle büyüdük ve elbette popüler kültür sadece kent kültürü değildir. Popüler kültür belli bir kesimin meşhur veya ünlü oldukları alana sığmayıp bir de entelektüel camiada görünmek adına yaptığı uğraşın kılıfıdır. Kendimden örnek vermem gerekirse Doğan Kitap’tan yeni çıkan romanım Sevgili Yalnızlık bir kent kültürü ürünü olduğu kadar uçsuz bucaksız bozkırların da kitabı aynı zamanda. Ekim ayı içinde çıkarmayı planladığımız Unutulmuş Topraklar isimli romanım ise tamamen seksenli yılların sonunda geçen bir köy romanı. Derin devletin, yoksulluğun, yoksunluğun, faili meçhul cinayetlerin zirve yaptığı bir zamanda, yatılı okula giden dört arkadaşın ve ailelerinin yaşadığı gerçek olaylardan esinleniyor. Popüler kültür sosyal medyada köy kültürüne methiyeler dizerken, köy evindeki bir sobanın yakılması için eksi on derece soğukta ahırdan odun taşıması gereken fakir köylüyü bilmez ve bu sebeple güzelleştirmez. İnsanı değil objeyi seven, ruh dışında görselliği ilahlaştıran tuhaf bir tarz yaratılmaya çalışan bu zihniyetin sahte sunumlarına her alanda maruz kalabiliyoruz. Son kale edebiyat kalmıştı onu da zapt etmek istiyorlar. Çünkü “halk basit şeyler istiyor artık” diye de bir sığınakları var. Halk basit şeyler istemiyor, siz halkı zamanında Televole’lerle şimdi de Survivor’larla düşünemeyen tuhaf bir koloniye çevirmek istiyorsunuz.

Son yazdığınız Sevgili Yalnızlık romanını konuşalım biraz, nasıl bir roman, yaratmaya çalıştığınız bu monodiyalog türü bize biraz anlatır mısınız? Kitap neyi anlatıyor ve karakterler hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Sevgili Yalnızlık uzun zamandır üzerinde çalıştığım ve ülkemizde bir ilk olması için çaba sarf ettiğim bir monodiyalog yani içsel bir yolculuk, kendini bulma, ruhunu hatırlama romanı. Bir tiyatro oyunu olarak yazmaya başladığım ama sonrasında monolog, monodiyalog türünde muazzam bir eser olması hayaliyle yazdığım, omurgası sağlam bir kitap. Konusu hem çok gerçekçi çok bizden hem de çok ütopik ve farklı. Şair kimliğimin verdiği cüretle şiirsel tonlamalarla yazdığım ve hangi çağda, nerede, ne vakit geçtiğini çok detaylandırmak istemediğim ütopik bir roman oldu. Likos ve Tidu diye iki karakter var, yeditepeli bir şehirde bir odada uzun uzun sohbetler ediyorlar. Aslında bu düşsel romanda bir anlamda sonsuz aşkın kapılarını aralıyorum. Okuru “sonsuz aşk” üzerine düşünmeye davet ediyorum. Büyük bir keyifle söylemek isterim ki aslında Sevgili Yalnızlık tam anlamıyla kadınlara adanmış bir roman. Kadın ruhunu, kadın yalnızlığını, ülkemizde kadına bakış açısını, kadının aşk karşısında duruşunu, kadına dair düşünceleri, tacizin, tecavüzün, ölümlerin olduğu gerçeğini düşsel gerçeklerle harmanlayıp yazdım. Tam da bu nedenle kadınlara adanmış bir roman olduğunu düşünüyorum. Ana kahramanımız iflah olmaz bir hayalperest, gerçek bir aşk adamı olan Likos olsa da içten içe bu romanımın kadınların yüreğinde önemli bir yer bulacağını biliyorum. Romanı çok anlatmak belki de okuru bekleyen güzel sürprizleri de yok edebilir o yüzden susmam gerektiğini düşünüyor ve herkesin Sevgili Yalnızlık romanımda kendinden bir şeyler bulmasını ümit ediyorum.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol