banner112
banner105

Bu sayımızda dünyanın en ünlü dergilerinden “BRAIN=BEYİN “dergisinin 2009 yılındaki sayısından bir makaleyi özetlemeye çalıştım. Umarım ilginizi çeker. Makalenin başlığı; “Hubris syndrome: An acquired personality disorder? A study of US Presidents and UK Prime Ministers over the last 100 years” “Kibir sendromu: Sonradan oluşan, edinilmiş, bir kişilik bozukluğu mu? Son 100 yılda ABD Başkanları ve Birleşik Krallık Başbakanları üzerine bir çalışma” “Deliliğin tarihi, iktidarın tarihidir. Gücü hayal ettiği için, delilik, iktidarsızlık ve tek hakimiyet gücünü birlikte içerir. Delilikte güç, kontrol etmeyi gerektirir. Bunu yaparken, bir taraftan normal otorite yapılarını tehdit ederler, diğer taraftan, iktidarları hakkında sonsuz bir diyalog arayışına girerler. Çoğu zaman bu arayış neredeyse monomanyak bir monolog olarak sürdürülür” Roy Porter

Makalenin özeti

 Başarılı liderlik tanımı nedir; Karizma, cazibe, ilham verme yeteneği, ikna etme, vizyon genişliği, risk alma istekliliği, görkemli özlemler ve cesur özgüven - bu nitelikler genellikle başarılı liderlikle ilişkilendirilir. Ancak, bu tanımlamaların diğer bir yanı daha vardır ki; ani hareketlilik, öğüt almayı ya da dinlemeyi reddetme, dürtüsellik, umursamazlık ve ayrıntılarda beceriksizlik ile seyredebilir ki bu durum, feci bir liderlik biçimine de dönüşebilir. Bu durum kişinin kendisine ve diyalog halinde bulunduğu topluma zarar verir. Bu lider görünümlerinde, doğru kararlar verme kapasitesi ortadan kalkar. Kamuoyu gücü kibirle kötüye kullanan, başkalarının hayatına zarar veren lideri, zaman geçtikçe “hatalı bir başkan” olarak algılamaya başlarken, bu algının liderin altında yaşayan halkta farklı zamanlarda gelişmesi toplumları farklı şüphelere götürür. Toplumun bir kısmı lideri hatalı olarak yorumlarken, bir kısmı bu durumu hala liderin kimliği ile ilişkilendirmeye devam etmektedir. Liderlerin bu sonradan değişen görünümleri bir sendrom yani hastalık olarak tanımlanmıştır. Çünkü benzer özellikler birçok liderin sürecinde göze çarpmaktadır. Adı nedir bu hastalığın? İngilizcesi; Hubris sendromu, Türkçesi; kibir sendromu. İlk kez, Psikiyatrist David Owen ve Jonathan Davidson tarafından dile getirilen bu sendrom, 2010 yılında tıp dünyasında çok büyük bir ses getirmiştir. Bu makalede anlatılmak istenen durum, bazı soru ve onun cevapları ile belirlenmeye çalışılmıştır. Hadi başlayalım. Kibir sendromu nedir? Kibir tıbbi olarak yardım edilmesi gereken bir durum olabilir mi? Bu hastalık başka psikiyatrik hastalıklar ile karıştırılabilir mi? Örneğin; Sendrom tanımlananlarda, kibir sendromu narsisistik kişilik bozukluğu (NPD) olarak da yorumlanabilir mi? Şimdi tanım ve cevaplar ile ilerleyelim. Çalışmacılar öncelikle, kibir sendromunu tanımlamak için gözlem ve tarih kitaplarına başvurmuşlardır. İlk gözlemler ise ülke liderle ri cephesinden olmuştur. Öncelikle, alışılmış olduğu şekilde, kibir sendromu bir liderlik davranış özelliği olabilir. Yani normal de kabul edilebilir. Ancak o zaman neden tüm liderlerin bu hastalığa tutulmuyor oldukları sorusu gelir akıllarımıza. Öyleyse, bu sorunun cevabı tarihsel kaynaklara göre şöyledir. Liderlerdeki kibri anımsatan davranış değişikliği, liderin elindeki güce göre değişkenlik gösterebilir. Liderin, aşırı kibirli davranışının temelinde, belirli bir tetikleyici (güç) tarafından uyandırılan ve genellikle güç azaldığında geri dönen bir davranışlar kümesi (‘semptomlar’) vardır ve bu bulguların devamı, bir sendroma dönüşür. İşte bu kibir sendromunun tanımıdır. Bu hastalık doğuştan olabilir mi? Hayır, erken yetişkinlikte ortaya çıkan çoğu kişilik bozukluklarının aksine, kibir sendromu liderler için ancak bir süre iktidarın elinde tutulduktan sonra gelişir, bir yaş seçimi olmayıp her yaşta ortaya çıkabilir. “Kibir sendromu tanısı koymak için bazı tanı kriterleri olmalıdır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir.

 1. Dünyayı öncelikli olarak güç gösterisi ve zafer arayışının arenası gibi görmeye yatkınlık

2. Kendi imgesini zenginleştirmek için kendisini hep iyi gösterecek durumlarda bulunmaya eğilim

 3. İmaj ve görünümle ilgili orantısız kaygı

 4. Gündelik etkinliklerinden Mesih ari bir tarzda bahsetmek ve yüceltilmeye yatkınlık

 5. Kendisiyle ulusu ya da kurumu özdeşleştirmek, kendi bakışı ve çıkarlarıyla ulusun/ kurumunkini özdeşleştirmek

6. Kendisinden üçüncü tekil şahıs zamiriyle ya da “biz” diye söz etmek

 7. Kendi yargılarına aşırı güven ve başkalarının öneri ve eleştirilerini küçümseme

8. Kendisinin her şeyi kişisel olarak başarabileceğine dair kadiri mutlaklık hissi ve abartılmış kendine inanç

9. Kendisinin çevresindeki fanilere ya da halka değil tarih ve Tanrıya hesap vereceği inancı

 10. Tanrı ve tarih karşısında haklı bulunacağına dair sarsılmaz inanç

 11. Sıklıkla artan bir yalnızlaşmanın eşlik ettiği gerçeklik duygusunun kaybı

 12. Huzursuz acelecilik, pervasızlık ve dürtüsellik

13. Ahlaki doğruluğu pratiklik, bedel ve sonuçların değerlendirilmesini önlemek için kullanma

 14. Kibirli yetersizlik; kendisine aşırı güvenen lider politikanın girdisi çıktısı hakkında kafa yormadığından işler yolunda gitmemektedir. Tanı için bu 14 özellikten en az en üçünün liderde olması gereklidir.”

 Kibir sendromunun en bilinen üyeleri diktatörlerdir. Hitler’in biyografisini yazan Ian Kershaw, Hitler ile ilgili yazdığı iki cilt kitabı, Hitlerin yaşam dönemlerine göre ayırıyor. Kitabın 1889–1936 arası tarihe göre ilk kısmına “Hubris”, 1936–1945 tarihli ikinci cildine “Nemesis” adını verdi. Ona göre, Hitler bu sendromun en iyi taşıyıcısıdır. Stalin’in kibri ise Hitler’inki kadar belirgin veya ilerleyici değildi. Mussolini ve Mao’ya gelince, ikisi de kibirliydi ama muhtemelen her ikisinde de beraberinde bipolar (manik-depresif) bozukluk da vardı. Kruşçev’e de hipomani tanısı konmuştu. Saddam Hüseyin’de de bipolar hastalık ile beraber kibir sendromu olduğuna dair olduğuna dair bazı kanıtlar bulunmaktaydı. Tanılı liderlere bakıldığında, çoğu zaman o döneme moda olan performans arttırıcı ilaçları kullanmaya eğilimli olabildikleri göze çarpmaktadır. Örneğin, 1950’lerde ve 1960’larda iki hükümet başkanı, Eden ve Kennedy amfetamin kullanmaktadır. Son 100 yıldır görevde olan ABD Başkanları ve İngiltere Başbakanlarından kibir sendromuna sahip olanları örneklemek için veriler tarandığında, 18 (% 49) Amerika başkanında psikiyatrik bozukluğu düşündüren kriterler gösterilmiştir: Bunlardan depresyon (% 24), anksiyete (% 8), bipolar bozukluk (% 8) ve alkol kötüye kullanımı / bağımlılığı (% 8) en yaygın olanlardır. Bu devlet adamlarından 10 tanesinde (% 27), başkanlık makamı sırasında, iş performansını bozacak tarzda bozukluğu ilerlemiştir. Kibirli özellikleri en belirgin olan ABD Başkanlarını ve Birleşik Krallık Başbakanlarını listelemek gerekirse, Theodore Roosevelt, Woodrow Wilson, Franklin D. Roosevelt, John F. Kennedy, Lyndon B. Johnson, Richard Nixon, George W. Bush ABD başkanları için örnektir. İngiliz hükümeti için ise Winston Churchill, Anthony Eden, Margaret Thatcher, Tony Blair kibir sendromu tanımına uymaktadırlar. ABD Başkanı olarak Roosevelt, olağanüstü yüksek bir enerji seviyesinde çoğu zaman ihtişamlı, sevinçli, huzursuz, aşırı açık sözlü ve hevesli bir yaşam standartlına sahipti. Birkaç saat uykuyla çalışır, durmaksızın yazardı. Roosevelt’in hayatı boyunca 150.000’den fazla mektup ve olağanüstü sayıda kitap yazdığı tahmin edilmektedir. İspanyol-Amerikan Savaşı’nda komuta ettiği süvari alayının, katılan diğer beş alay ile karşılaştırıldığında “inanılmaz derecede yüksek” kayıplar vermesine karşın bunu “umursamadığı” iddia edilmektedir. Kennedy, özellikle 1961’deki Domuzlar Körfezi fiyaskosu sırasında ara sıra kibir sergilemiştir. Kennedy’nin kibri, kısmen keyif verici ilaçlar, amfetamin ve kortizon kullanmasıyla da açıklanabilir. Richard Nixon, ikinci bir dönem kazanma ihtimalinin çok yüksek olduğu 1972 yaz ve sonbaharında, seçime giden yolda her zamankinden daha kibirli davranmaya başlar. Nixon aslında 50 eyaletten 49›unu da kazanır. Ama çok geçmeden kibir ve paranoyası üst düzeye çıkar. Ulusal arşivler tarafından yeni yayınlanan kayıtlarda, Nixon’un 14 Aralık 1972’de Henry Kissinger’a “Asla unutma, basın düşmandır. Profesörler düşmandır“ dediği görülmektedir. Nixon’un Watergate skandalı aslında depresyon, içki ve kibir ile birlikte bir hırsızlığının örtbas edilmesinden başka bir şey değildir. George W. Bush, 2 yıldan biraz fazla bir süre görevde bulunduktan sonra kibir sendromunu geliştirir. Başkanlığı sırasında, New York’taki İkiz Kulelere saldırı olurken, Afganistan ve Irak işgali kararları da verilir. Bush bu işgaller ile övünmektedir. Margaret Thatcher, görev süresi boyunca sürece bağlı bir kibirli davranış modeli oluşturmuştur.1982 Falkland Savaşı sırasında, bunun örnekleri sık olarak görülür. Savaş ile ilgili konuşmak Teacher’a büyük bir zevk verir gibidir. Tony Blair’in kibir sendromu, göreve gelmesinden 2 yıl sonra, NATO güçleri ile birlikte, 1999’da Kosova’yı bombalaması sırasında gelişmeye başlar. Girişimin bir döneminde Başkan Clinton artık dayanamayarak, öfkeyle Blair’e “kendini toparlamasını” ve “yurtiçi gösteriyi» durdurmasını söyleyecektir. Oysa Blair durumu pek de önemsemiyor, hatta kendi kararları ile aşırı gurur da duyuyordur. Tarihçi Lord Morgan, İşçi Partisi Konferansı’nda gördüğü Blair için şunları söyler “Politik bir Colossus, yarı Sezar, yarı Mesih gibiydi”. Bush ve Blair’in coşkusu zaman zaman din olgusunu da içine almaktadır ve Irak savaşı sırasında aynı zamana da denk gelmiştir. 2006’da televizyonda Blair, Irak savaşı hakkında şunları söyler: “Bir şeylere inancınız varsa, o zaman bazı kararların başkaları tarafından verildiğini anlarsınız. Tanrı’ya inanıyorsanız, bu savaş isteği dee Tanrı tarafından yapılmıştır ‘. Tarihçi David Reynolds’un Blair ile ilgili düşünceleri ise şöyleydi; ‘Kendi haklılığına ikna olmuş, ikna gücüne güveni kibirle sınırlanmış ama yine de iyi niyetli bir lider” Yazarlara göre, demokratik bir lider için yüksek mevki ye seçilmek önemli bir olaydır. Sonraki süreçte seçim zaferleri, kibirli davranışın kibir sendromuna dönüşme olasılığını arttırabilir. Bu hastalığa yakalanmış liderler yaklaşan veya fiili bir savaş gibi bir kriz durumuyla veya olası bir mali felaketle yüzleştiğinde, kibri daha da artabilir. Bunun yansıra, kibir sendromu durumunda, önemli bir güç bağlamı ve iktidarda belirli bir süre kalmak gereklidir - uzunluk belirtilmemiş olsa da, sure 1 ila 9 yıl arasında değişebilmektedir. Hastanın hastalığı kabulü var mıdır? Geçmiş örneklere bakıldığında, hiçbir liderin durumu kabule yanaşmadığı, bu nedenle teklif edilse bile tanı için bir nöropsikiyatrik ölçüm çalışmasına da girmek istemeyeceği düşünülmektedir. Kibir sendromu, nöropsikiyatrik çerçevede kişilik bozukluklarından biri kabul edilebilse de, beyin görüntüleme çalışmalarında beyin hücresi nöronların yerleştiği yer olan kortikal ve alt kimlik yapısı olan amigdala yapılarında düzensizlik görülür. Bununla beraber, kibirliğin nörobiyolojisi hakkında bilgi çok olmasa da, dopaminerjik, noradrenerjik ve serotonerjik fonksiyon bozukluğu olabilir. Örneğin, Cools isimli bilim adamı, beyinde frontostriatal ve limbik-striatal dopaminerjik yolların dürtüsel ve / veya katı davranışların oluşmasında önemli olduğunu göstermişlerdir. Bu yolları aktive eden ilaçlar ve maddeler de bunu yapabilir. Bu kişilerde anormal kumar, cinsel istekler, kötü karar verme, kibir sendromunun bazı özellikleri içindedir. Hastalıklı kumar oynama ile vücuttaki D2 ve D4 genlerinin, ilişkisi vardır. Eksik serotonin maddesi de kibir sendromu içindeki karar verme bozukluklarında rol oynar. Bu kişilerde, “iki kötülükten daha azını seçmek” yada “iki maldan daha iyi olanı seçmek” arasında bir ayırım yapmak zordur. Bazı deneysel çalışmalarda beyin ön bölgesinin, doğru risk değerlendirmesi ve karar vermenin temelini oluşturmadaki önemi vurgulanmış olup bu bölgelerin hastalıklarında denekler daha riskli kararlar vermeye meyilli olabilirler. Tedaviye gelince, kibir sendromunun varlığı tespit edilse bile, bir tedavisi yok görünmektedir. Bu kişiler, depresyon veya alkole bağlı sorunlar gibi durumlar için yardım kabul etseler bile, kibirleri için psikolojik veya biyomedikal bir tedaviyi kabul etmezler. Peki ne yapılabilir? Toplum, liderlerinin kibri konusundaki durumunun farkındalığına sahip olurlar ise, seçimlerde, süreçte ve yasal mekanizmalar ile bunun için denetimler oluşturabilir. Örneğin, liderlerin görev süreleri gözden geçirilebilir. Bir ABD Başkanı davranışları konusunda uyarıldığında, başkan bu çerçevede gönüllü olarak görevden ayrılma durumunu benimseyebilir. Bu uyarıyı kim, hangi kurum, hangi koşulda yapacak bu bir çalışma gerektirir. Aynı durum, büyük şirketlerin başları, askeri yöneticiler ve toplumun iradesini yöneten kişiler içinde söz konusu olmalıdır. İktidardan sarhoş olan bir siyasi liderin birçok insan üzerinde yıkıcı etkileri olabileceğinden, siyasi liderlerin eylemlerinden daha sorumlu tutulmaları gerektiği konusunda bir tartışma ortamı yaratılmasına ihtiyaç vardır. Bir Hükümet Başkanının önündeki en önemli kısıt, yeniden seçilememe korkusudur. Öyleyse, örneğin, ABD Başkanları için iki 4 yıllık dönem gibi sabit seçim sınırları getirilebilir. Kibirsiz günlerde sağlıkla görüşmek üzere....

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol